Nâzım Hikmet
u/Umit
Kara delik, astrofizikte, çekim alanı her türlü maddesel oluşumun ve ışınımın kendisinden kaçmasına izin vermeyecek derecede güçlü olan, kütlesi büyük bir kozmik cisimdir. Kara delik, uzayda belirli nicelikteki maddenin bir noktaya toplanması ile meydana gelen bir nesnedir de denilebilir.
Kemal kılıçdaroğlu'na yumruk ve tekmeler atılmış, araçlar taşlanmış. Emniyet mensupları bir eve almış ve şu an evden çıkarılamıyormuş. Evin etrafı sarılmış. pkk dışarı sloganları atılıyormuş. Ntv muhabiri gerginlik şu anda durulacak gibi görünmüyor dedi.
Güvenlik güçleri Kılıçdaroğlu'nu çevredeki bir eve götürdü. #Polis, evin çevresinde toplanan kalabalığın dağıtılması için çalışma başlattı.
Polis kontrolünde 1,5 saat evde tutulan Kılıçdaroğlu, zırhlı araçla evden çıkarıldı.
Kılıçdaroğlu'nun, ilçe çıkışında bu araçtan inerek, bindiği sivil plakalı araçla Genel Merkez'e hareket ettiği öğrenildi.

İstanbul Havalimanı'nda seferini bekleyen yolcu Funda Esenç, uçağının rötar yapmasını öne sürerek, özel bir şirkete ait personeli konudan sorumlu gösterip tahrik etmesi sonucu havalimanında gerginlik yaşandı.
edit: Birde cevap vermiş neyse bedeli öderim vs diyor. Konuyu anlamamış sanırım. kaç para ise halledeceğim diyor da diyor. okuyorsan söyleyeyim insanlar senin parayla bedel ödemeni istemiyor.
Orman ve Su Yönetimi Bakanlığı, Türkiye'deki çevre ve ormancılıkla ilgili işlerden sorumlu olan bir Türkiye Cumhuriyeti devlet bakanlığı ofisidir. 2007'den bu yana, ofis sahibi Adalet ve Kalkınma Partisi'nden Prof. Dr. Veysel Eroğlu.
25. yüzyıldan, 7. Yüzyıla kadar bütün yakın doğu ülkelerine yayılan güzelliği asla bozulmayacak olan ‘’Gılgamış Destanı’’ arkeogların devası yapbozun parçalarını bir araya getirmeleri ile 1 Yüzyıl sürmüştür ve son buluşlar 1974 tarihlidir.
Eanna:Tanrı Anu ve Tanrıça İştar’ın Uruk’taki tapınağı.
Anu:Gök-Tanrı(İştar’ın babası).
İştar:Aşk tanrıçası.
Şamaş:Güneş Tanrısı.
Adad:Yıldırım, yağmur tanrısı.
Aruru:Doğurucu tanrı.
Ninurta:Savaş ve şiddet tanrısı.
Sumukan:Vahşi hayvanların ve sürülerin tanrısı.
5. yüzyılın başında, aşağı Mezopatamya’da deniz çekilir ve topraklar açalır.
Nereden geldikleri bilinmeyen Sümerler ortaya çıkar, Dicle ve Fırat nehirlerinin oluşturduğu vadiye yerleşirler.Sulama tekniğini ilk kez başlattıkları için tarımla da ilk kez onlar uğraşmışlardır.(Bununla beraber çobanlıklada.)
Bin yıl sonra saraylar ve tapınaklar inşa ederler.Kiş, Ur, Uruk gibi kent devletleri, yaldızlı utka tuğladan devasa duvarlarının pembe gölgesini çizerler.
Sümerler yazıyı basit yoldan bulurlar.Şöyle ki, hesaplar sözlü olarak akılda tutulamaz bu yüzden kafalarında ki hesabı unutmamak maksadıyla taşa, toprağa, çömleğe vbg. yerlere yazmışlardır.Sadece hesaplar değil, kurallar, efsaneler, destansı anlatılan gibi olayları da yazmışlardır.Dünyanın en eski yazısı Uruk harabelerinde bulunmuştur.
Bu yazı 4. Binin ikinci yarısından kalmalı:
Sümerler tarihi tufanla başlar.
Tabletlerde anlatılanlara göre; Uruk hanedanlığının 5. Kralı Uruk duvarlarının, kuran ve yüz yirmi altı yıl hüküm süren ‘’Gılgamış’’ olmuştu.Gılgamış ilk kurucu, kahraman ve bize ulaşan en eski destanında esir kaynağı olmuştur.İşte Gılgamış destanının girişi.Tabletlerin aktardığına göre ‘’ üçte ikisi Tanrı, üçte biri olan’’ Gılgamış bir güreş devidir.
Uzun bir yol kat etmişti, döndüğünde yorgun ama huzurluydu, yolculuğunun hikayesini taşlara kazıdı.Anu ve İştar’ın bulunduğu kutsal Eanna tapınağı ve Uruk surlarını o yaptırdı.
‘’Kenarları bakır gibi parlayan şu dış duvarlara bak.Ne zamandır orada duran taşın eşiğine dokun.İştar’ın oturduğu yere, Eanna’ya yaklaş.Başka hiçbir kral, başka hiçbir insan buna benzer bir inşaat yapamaz.Uruk surlarının üzerine çık.Bırak ayakların surlarının üzerine çık. Bırak ayakların çiğnesin oraları Temellerini incele, tuğlalarına iyice bak, her şeyin pişmiş kilden yapıldığını ve temelleri yedi bilgenin attığını göreceksin’’.
Gılgamış büyük Tanrılar tarafından yaratıldıktan sonra, Şamaş güzelliğini, Adad da yiğitliğini verdi ona.Böylece üçte ikisi Tanrı, üçte biri insan oldu.Vahşi boğaya benzer, gücü hiçbir şeyle karşılaştırılamaz, silahları yenilmezdir onun.Davulları çaldı mı, halkı dikkat kesilir.Uruk insanları evlerinde sürekli korku içinde yaşarlar .Şöyle derler:
‘’Gılgamış hiçbir evladı babasına bırakmaz, gece gündüz onun şiddeti egemendir, ama Gılgamış surlarla çevrili Uruk’un çobanıdır, o bizim çobanımızdır, güçlüdür, hayranlık vericidir, her şeyi bilir.Savaşçıların kızları olsun, kahramanların nişanları olsun tek bir bakireyi bırakmaz anasına.’’
Sonunda göklerdeki büyük Tanrılar onların iniltilerini ve şikayetlerini duyar, Uruk Tanrısı Anu’yu çağırırlar: Burada Gılgamışı hem över hem de şikayette bulunur.
Onların şikayetlerini dinleyen Anu büyük Tanrıça Aruru’yu çağırır:
‘’Bu adamı sen yarattın Aruru, şimdi ona benzer bir rakip yaratmalısın ki yüreği ve vücudu onunkine benzesin, sürekli savaşsınlar, sonunda Uruk rahata ve huzura ersin.’’
Bu sözlerİ dinleyen Aruru bir Anu hayali yaratır, ellerini yıkar, bir tutam kil alır, onu vadiye atar ve böylece Ninurta’nın özünden kahraman Enkido doğar.Vücudu kıllıdır, saçları bir kadın saçı gibidir, buğday başakları gibi uzar saç tutamları.Tanrı Sumukan gibi giyinmiştir, ne insanları ne ülkeyi bilir.Tek arkadaşı hayvanlardır.Ceylanlarla birlikte otlar, su bulunan yerlere giderek yabani hayvan sürüleriyle birlikte su içer.Kaynakların çevresinde vahşi hayvanlarla birlikte sevinçle dolar yüreği.
Bir gün bir avcı bir yalakta rastlar ona.İkinci, üçüncü günler de aynı şey olur.Onu görünce avcı fena olur, benzi solar.Hayvanlarla birlikte eve döner.Yüreğini korku kaplamıştır artık, çok uzun bir yolculuğa çıkmış bir insanın yüzü gibidir.Avcı babasına gider, ağzını açar ve şöyle der:
‘’Babacığım, tepelerden gelen garip bir adam gördüm.Ülkenin en güçlüsü o ve çok gürbüz.Onun gücü ve gürbüzlüğü Anu’nunki gibi .Dağları tepeleri aşıp otluyor, vahşi hayvan sürüleriyle birlikte su olan yerlere gidiyor.Ben korktum ve ona yaklaşamadım.Kazdığım tuzakları kapattı.Uzattığım ağları yok etti, hayvanlarımı elimden kaçırttı.Bu adam benim avlanmama engel oluyor.’’
Avcının babası ağzını açar ve oğluna şöyle der:
‘’Oğlum, Uruk’ta Gılgamış yaşar, onun gücü ve gürbüzlüğü eşsizdir, onun gücü ve gürbüzlüğü Anu’nunki gibidir.Sen Uruk’a git, Gılgamış’a haber ver, sana tapınaktan bir fahişeyi, kutsal bir yosmayı versin, onu oraya götür.O adamı eline geçirir, onu evcilleştirir: Hayvanlarla birlikte su bulunan yere geldiğinde, kadın elbiselerini çıkartsın, çırılçıplak kalsın ve vücudunun cazibesini ortaya döksün.Kadının güzelliğine kapılacak ve sonunda onun tutsağı olacaktır.Onunla birlikte ovada büyüyen vahşi hayvanlar artık onu tanımayacaklardır’’.
Avcı dikkatle babasının öğütlerini dinler, Uruk’a doğru yola koyulur.Gılgamış’ın karşısına çıkar ve ona şöyle der:
‘’Tepedelerden gelen garip bir adam var.Ülkenin en güçlüsü o ve çok gürbüz.Onun ve gürbüzlüğü Anu’nunki gibi.Dağları tepeleri aşıp otlanıyor, vahşi hayvan sürüleriyle birlikte su olan yerlere gidiyor.Ben korktum ve ona yaklaşamadım.Kazdığım tuzakları doldurdu.Uzattığım ağları yok etti, hayvanların mı elimden kaçırttı.Bu adam benim avlanmama engel oluyor’’
Tabletlerin deki yazıların çoğu silindiği ve tam manası bilinmediği için devrik ve manası bilinmeyen kelimeler çok. Destan, tarihte bilinen en eski medeniyetlerden olan Sümerlerin yaşayışları hakkında bilgi verir ve kendisi de ilk yazılı destan olma özelliğini taşır.
Gılgamış Destanı’nın en önemli özelliklerinden biri de, anlattığı “Tufan” öyküsünün, küçük değişimlerle üç büyük dinin kutsal kitaplarında aynen yer almasıdır.” Örneğin Gılgamış, ölümsüzlük otunu bulan Ziusudra’yı (Utnapiştim) bulmak için yola çıkar ve Tilmun adasına ulaşır. Ziusudra burada Tevrat ve Kur’anda Nuh’un yaşı konusunda tekrarlanan bir ifadeyle kendisinin 950 yaşında olduğunu söyler ve yaklaşık yarım asır önce yaşadığı tufan hikayesini Gılgamış’a anlatır.
Öncelikli hedefiniz doğru bölümü bulabilmek olsun; yok ben önce üniversite seçicem milletten fikir alıcam diyorsanız, hangi üniversite talebesine sorarsanız mesele kendi üniversiteleri ya zordur, ya pahalıdır, ya kıllıdır, ya tüylüdür..sevmediğiniz bir bölümde okuduktan sonra okulun ehemmiyeti o kadar da kalmaz, mezun olsanız dahi diplomanızla ilgisiz bir iş yaparsınız; ya da okulu bitiremezsiniz; aynı öss muhabbetini bir kere daha yaşamak istemezsiniz herhalde..
seçenek yaparken, kulaktan dolma bilgilere fazla kulak asmamaya çalışın ; üniversitede kızlar öneri ediyormuş masallarına inanmayın*, hangi okulun hangi bölümü olursa olsun girdiğini gibi işiniz hazır vaziyeti yoktur, kendi göbeğinizi kendiniz keseceksiniz başka bir deyişle..
yerleştirme sistemine göre sizin istediğiniz bölümün 1 kontenjanı açık kalsa, sizden 1 sıra üstteki son tercihine kadar hiçbir yeri tutturamasa ve o yer onun son tercihi, sizin ilk tercihiniz olsa bile, bu bölüme siz değil o yerleştirilecektir; yani yerleştirme algoritmasına göre sırasıyla talebeler yerleştirilir, aynı zamanda tercihleri sırayla kontrol edilir açık kontenjan kalmış mı diye, ilk açık kontenjan bulunan tercihine yerleştirilir, sonra sıra bir alttaki talebeye geçer..
ölü tercih ise çoklukla düşük puanlı tercihten sonra yazılan yüksek puanlı bölüme denir.olaki düşük puanlı tercihinizi kazanamadınız , altta bulunan tercihin muhtemel taban puanı daha yüksek olacağı için bu tercihinizi %99 kazanamayacaksınızdır..tabi "abi bu yıl bu bölümün puanı 10 puan düşer" diye müneccimlerle ilgili olanlarınız varsa yazabilir, fakat istisnalar kuralı bozmaz..
bulunduğunuz şehirden başka bir şehre gitmeyi düşünüyorsanız, fazla ürkmenize gerek yok, yalnız değilsiniz bu konuda; ayrı olarak herkes birbirine yabancı başlar üniversitede, harbiden istediğiniz bir bölümse ve ile ilgili iyi duyumlar aldıysanız kolayca tercihlerinize yazınız ..
en başta da dediğim gibi neticede bu kendi tercihiniz, kendi hayatınız; başkalarının dolduruşuna gelip
"doktorlukta iyi para var " lafına kanıp tıp yazmayın , hele hele bünyeniz sağlam değilse (tıp talebelerinin büyük çoğunlupu bu hatayı yaptığını itiraf etmektedir )
son olarak her üniversiteli kendi üniversitesini kötüler demiştim ya ; haklılar , fite gelmeyin ... gelirseniz de
Hangi yıldı, neredeydi, şimdi anımsamıyorum... Aziz Nesin bir toplulukta, Sabahattin Ali'nin soyadını sorar. Kimse bilmez. (Bana sorsa, o tarihte ben de bilmezdim.)
Aziz Usta kızar: "Türk edebiyatının en önemli yazarlarından birinin soyadını bilmiyorsunuz daha!" diye çıkışır. Ve o zaman açıklar: "Sabahattin Ali'nin soyadı, Alı'dır."
Bu, "Alı" soyadının da bir hikâyesi var elbet.
1934 yılında Soyadı Yasası çıktığında Sabahattin Ali, Orta Anadolu'da kullanılan "kubaş" sözcüğünü kendine soyadı olarak almak ister. "Kubaşmak" ortaklaşa iş yapmak anlamındadır. Tarama Sözlüğü'nde rastladığı bu sözcük, pek ilgisini çeker... Ancak annesi ve kızkardeşi "kubaş"ı benimsemez; kendilerine "Şenyuva" soyadını seçerler.
O zaman Sabahattin Ali de, babasının adını, soyadı yapmak ister. Buna da, nüfus memuru karşı çıkar. Kişi adlarının soyadı yapılamayacağını belirtir.
Bu durumda Sabahattin Ali, babasının adındaki noktayı atar, Ali'yi, Alı yapar. Nüfus memuru artık bir şey diyemez.
Ancak bütün yazılarını, kitaplarını Sabahattin Ali adıyla yayımlayacaktır.
Mısır Firavunu Osiris’in müritlerinden olan Hermes günümüzden 16.000 yıl önce yanında ki güçler ile Atlantis’ten Nil deltasından çıktı.Kuranda geçen İdris peygamber Hermes’tir.
Hermes(İdris) Beyaz Locanın gönderdiği ”Dünya Öğtemeni”idi.Mısıra gitti ve Mısır’lı halk ona ”Tehuti” veya ”Thoth”, Yunanlar ise ”Hermes” diyorlardı.O, Mısır tanrılar kült’ünü kurdu ve eski ”Mısır Gizemleri”ni yeniden yürürlüğe koydu.
Hermes(İdris) Nil deltasında Atlantis kolonisi kurdu ve Osiris’in dinini Mısır’da yaymaya başladı.Sais’de bir tapınak inşa eden Hermes için, Mısır’ın ünlü, Ölüler Kitabı’nda ”ilahi kelamın efendisi ve ilahi sırların sahibi” denilmektedir.
Kuzey Mısır, Hermes döneminden, Firavun Menes dönemine kadar(M.Ö.5000) Hermetik rahipler tarafından yönetildi.
Semavi dinlere(tek tanrılı) İdris peygamber olarak geçen Hermes; Yunanlılar, aynı zamanda hem kral, hem büyük rahip, hem de kurucu olması nedeniyle, 3 defa büyük anlamına gelen ”trimejist” sıfatına layık görüldü.
Mısırdaki baş rahipler(Hermes’te dağil) ezoterik doktrinin barınağı ve okulda görevli idiler.Ve burada konuşalan bilgiler-sırlar dışarı çıkmaması gerekir.Bu sırların dışarı çıkması taktirinde ölüm cezası verilir idi.
Arap’ların inançlarında cinler genel olarak tanrılardan farklı değildi.Yalnız cinlerin kişilikleri pek gelişmemiştir ve tanrılar kadar güçlü değillerdir.Hıristiyan Cadara aşiretinden Perikope, rastladığı bir cine adını sorar, aldığı yanıt ‘’Ordu’’ olur.Bir ordu kadar çokturlar.Böylece cinlerin, özelliklere geceleri, ordu gibi örgütlenerek oradan oraya koşturduklarına inanırlardı.Arapça bir sözcük olan ‘’Cin’’ çoğuldur; sözcüğün tekili Cann’dır.Ama bizim dilimize cin tekil olarak yerleştiği için, çoğulunu cinler olarak kullanıyoruz.
Cinler insanlara, en azından Araplara benzerler.Arap inançlarına göre, kendilerine benzeyen bu cinlerin de aşiretleri vardı; erkek ve dişi vardı.Tevrat’ta cinleri başıboş gezen ruhlar olduğu söylenir.(Tevrat, Tekvin: 6, 1-4)
Etimolojide cin ile can aynı anlamda kullanıyor ve gerçekte, saklı ve gizemli olan ruh anlamına geliyor.Kuşkusuz hem İbrani hem Arap inançlarında ruhlar etten, kemikten yapılma değillerdi ama dünyayı gezer, dolaşırlardı.
Cinlerin, cinden başka adları vardı.Chul, Silat, Ahık ve Aulak gibi dişi cinler; Azab, Aziab, İzb ve Kur’an’da(27,39) geçen İfrit gibi erkek cin adları buna örnektir.
Çöller bu cinlerle ve hayaletlerle doluydu.Gece çölde atını veya devesini süren yolcunun kurtla dost olması için, Chul’un itimadını kazanması gerekiyordu.Gecenin sessizliğine ta kim bilir nerelerden gelen gürültüleri, cinlerin çıkardığına inanılıyordu.Bazı yollarda cinler fısıldaşıyor, yolcuyla konuşmak istiyorlardı ama yolcu korkusundan, vuruyordu kamçıyı devesine ve hızla uzaklaşıyordu oralardan.Ayrıca cinler ıslık çalarak da yolcuları çağırıyorlardı; bu nedenle Araplar cinleri çağırmış olmamak için, geceleri hala ıslık çalmazlar.
Yarı efsanevi olarak, gidilmesine olanak olmayan ve nerede oldukları bilinmeyen yerlerin Abkar, Barakut, Bakkar, Sayhad, Yabrin, Haub gibi cinlerin yaşadığı yerler olduğuna inanırlardı.Bu yerler insanlara boş ve korkunç çöller gibi görünürdü; ama aslında cinlerin yaşadığı vahalar, büyülü cennetlerdi.Bir de eskiden yaşam dolu olan ama sonradan savaşlar, kırımlar nedeniyle boşalmış, kimsenin uğramadığı eski kent kalıntıları da cinlerin mekanlarındandı.Ayrıca kilise avluları da cinlerin yaşadığı yerlerdi.
Cinlerin geceleri dolaştıklarına, şafak sökerken ortadan kaybolduklarına inanırlardı.Gündüzleri karanlık yerlerde; yılanlar, sürüngenler gibi toprağın altında yaşarlardı.Yalnız belirli bir bölgede yaşamazlardı.Cin ordusu bütün dünyaya dağılmıştı.Yalnız belirli bir bölgede yaşamazlardı.Cin ordusu bütün dünyaya dağılmıştı.Yalnız çöllerde değil, suyu bol olan vahalarda, pınar başlarında da yaşarlardı.İnsanların oturduğu evlerde yaşayan cinler, cini sayılırdı.
Cinlere her tarafta rastlama tehlikesi vardı.Toprağı sürerken, kuyu açarken, ev veya köprü inşa ederken cinlere rastlanabilirdi.Cinlere havada bile rastlanabiliyordu; serap, cinlerden başka bir şey değildi.Cinlerden pek çok korkan Muhammed sefere çıktığı zaman, ordunun her yön değiştirişinde cinlerden korunmak için tek bir getirirdi.
İbraniler de Araplar gibi cinlere inanıyorlardı.İbrani efsanelerinde sözü edilen ve kaybolmuş olduğuna inanılan on üçüncü İbrani kabilesine mensup olanların ruhlarının bir tür farelere geçmiş olduğuna inanıyorlardı.Bu fareler işte bu nedenle, İbraniler’e yasak olan deve sütüne dokunmuyor, bu sütten içmiyorlardı.
Araplar nedenini açıklayamadıkları olaylardan cinleri sorumlu tutuyorlardı.Eğer sulanmaya götürülen koyun ve sığır sürüsü su içmiyorsa, bu işe kesinlikle iyi saatte olsunlar karışmış demekti.Bir kadının çocuğu olmuyorsa, erkek iktidarsızca sorumluluk cinlerin üstüne yıkılıyordu.Salgın hastalıklar, ateşli hastalıklar, bayılma, epilepsi, delilik, kara sevdaya tutulma gibi olaylar hep cinlerin başının altından çıkıyordu.Özellikle deliliğin cinlere hakaret edenin başına geldiğine inanıyor ve böyle bir kişiye götürüp, çölün ortasına bırakıyorlardı.
İslam’la birlikte cinlere inanma yeni aşamaya geçti.Tanrılar ortadan kalktı ve cinler aşağılandı.İslam örtüsü altındaki yeni inançlara göre, cinler dünyevi cehennem yaratıkları ordular ve yeraltındaki oyuklarda yaşamaya mecbur edildikleri için yeni tanrı Allah’a düşman oldular.Karakterleri değişti ve başlarında baş şeytan olan İblis’in emrindeki bir şeytanlar ordusuna dönüştüler.Yeni tanrı Allah’ın düşmanları olarak, yeni İslam kültünün düşmanıydılar ve inançlılara musallat olup, onları bu yeni dinden çıkarmaya uğraşıyorlardı.Müslümanlar da şeytanların ezan sesine dayanamayıp, kaçtıklarına inanıyorlardı.Öte yandan şeytanlar ezan sesini boş vererek, müezzinin çağrısına uymayıp camiye veya mescide gelmeyenlerin kulaklarına işiyorlardı.
Aslında cinler Araplara özgü değildir.Bu cin ve korkusu Kumran’da yaşayan ve orada bir Musevi tarikatı kurmuş olan Essenler’den geldiğini öne sürüyor.Ama ilk çağlardan beri Mezopotamya ile ticari ve kültürel ilişkileri olan Arapların bu boş inançları, eski tanrılarının çoğunu borçlu oldukları bu kültür havzasından almış olmaları daha doğru görünüyor.
Yalnız İslam döneminde cinlerin önemi arttı; İslam ve Muhammed eski tanrıların yerine, artık şeytanlara dönüştürülmüş olan cinleri getirerek, bu eski çok tanrıcı sistemi kırmaya çalıştı.Şeytanları veya cinleri Müslümanlar’ın ve tanrıları olan Allah’ın düşmanı yaparak, tek tanrıcılığın Hıristiyanlık sonraki bir başka versiyonu olan İslam’ı güçlendirmeyi başardı.
