Yıldız Kenter
u/Jelibon
Harvard Üniversitesi’ndeki bilim insanları, yaraların iyileşme hızını artıracak ve herhangi bir yan etki oluşturmadan yarayı tedavi edecek bir bandaj üzerinde çalışıyorlar.
Birkaç istisnayı saymazsak, bandajların genellikle yarayı iyileştirmek için değil yaranın üstünü kapatmak için kullanıldığını söyleyebiliriz. Ancak çalışmalar sonucunda ortaya çıkan bir bandaj yaraları iyileştiriyor. Isı ile aktifleşen “Aktif yapışkan bandaj (İngilizcesi active adhesive dressing (AAD)” adı verilen bandaj embriyonik cildi taktit ediyor.
Embriyolar, gelişimlerinde belli bir noktaya kadar cilt yaraları iyileşince iz bırakmazlar. Bunun nedeni, bu gibi yaraların etrafındaki cilt hücrelerinin, “aktin” olarak bilinen bir proteinden yapılmış lifler üretmesidir. Bu lifler büzülerek kenarlarını bir araya getirir ve yarayı iyileştirir. Böylece herhangi bir yara dokusu oluşmaz.
Montreal’deki McGill Üniversitesi’nde meslektaşları ile birlikte çalışan Harvard Üniversitesi’ndeki bilim insanları, bu süreci bir bandajda taklit etmeye başladılar. Elde edilen aktif yapışkan bandaj, gümüş nanopartiküller ve “PNIPAm” olarak adlandırılan ısıya dayanıklı bir polimer eklenmiş bir yosun türevi olan yapışkan aljinat hidrojelden yapılmış. Bu polimer suyu geçirmemekle kalmıyor, aynı zamanda 32 °C sıcaklıkta daralıyor.
Hidrojel bir yaraya uygulandığında, cilt ile kuvvetli bir şekilde yapışıyor. Daha sonra vücut ısısı PNIPAm'ı ısıtıyor ve jelin büzülmesine neden oluyor. Bandajın yapıştırıldığı cilt de bu sayede yarayı hızlı ve etkili bir şekilde kapatıyor. Potansiyel olarak enfeksiyona neden olan bakterilerin çoğu da gümüş nanopartiküller tarafından öldürülüyor.
Jeldeki PNIPAm miktarını değiştirilerek cildin büzülme derecesi de ayarlanabiliyor. Dirsek gibi eklemlerin üzerindeki derinin, vücudun daha düz kısımlarında bulunan derilere kıyasla iyileşirken daha esnek kalması gerekeceğinden, bu tür bir kontrole sahip olmak kullanışlı olabilir.
Laboratuvar testlerinde yeni bandajın domuz derisine yara bandından 10 kat daha kuvvetli bir şekilde yapıştığı bulundu. Aynı zamanda, farelerdeki yara büyüklüğünü yüzde 45 oranında düşürürken, bir kontrol grubunda tedavi edilmeyen yaraların büyüklüklerinde hiç azalma görülmedi. Ayrıca yaraları, test edilen diğer hidrojellerden daha hızlı bir şekilde kapattı. Ek olarak herhangi bir enfeksiyon ya da yan etki ortaya çıkmadı.
Harvard Üniversitesi’nden Dr. Benjamin Freedman, bandajın iyileştirme sürecini araştırmaya devam ettiklerini söyledi. Bununla birlikte bandajın farklı ısı değerlerinde nasıl bir performans sergileyeceğini de araştırdıklarını ekledi.
Uygarlığın Karanlığında Bir Afrodit
Kalça ve vajinasının büyüklüğü nedeniyle bir ‘arzu nesnesi’, bir ‘ucube’ diye Avrupalıların eğlencesi olan; bilim adamlarının elinde bir deney hayvanına dönüştürülen Sarah Baartman’ın Afrika kolonilerinden Avrupa’daki egzotik insan sergilerine uzanan öyküsü. Uygar insanın insan kafesleri ve bugünün ucube şov dünyası…
Sarah “Saartjie” Baartman’ın başına gelenler, uygar insanın nasıl bir ahlak üzerinde varolduğunun hikayesidir. Afrika’nın Avrupa’ya en uzak şehirlerinden Cape Town’da Khoisan kabilesinin bir kızı olarak doğan Sarah’ın hayatı, Avrupalı uygar insanın eline düşmesiyle bir felakete dönüşmüştür.
Sarah’ın yaşadığı yıllarda Avrupa’da kölelik hala resmi olarak yasaldır. İngiliz İmparatorluğu’nda köleliğin kaldırılması ancak 1833’te gerçekleştirilebilir. Kölelik yasaklandığında da kağıt üzerindeki akitler yerine getirilmez. 17. ve 18. yüzyılda İngiltere Batı Hint adalarını ele geçirir ve buralarda şekerkamışı üretmeye başlar. Şekerkamışı üretiminin güçlenmesi için işgücüne ihtiyaç vardır ve İngiltere, çözümü köle ticaretinde bulur. Afrika’dan, vatanlarından koparılan köleler şekerkamışı çiftliklerinde çalıştırılır. İngiliz kolonileri yavaş yavaş ayaklanmaya başlar ve 1783’te bağımsızlığını kazanır.
Kolonilerin kısmi özgürlüğünü kazandığı dönemden birkaç yıl sonra, 1789’da Cape Kolonisi yakınlarındaki Gamtoos nehri vadisinde doğar Sarah. Annesini hiç görmez, babası tarafından büyütülür. Ancak babası da İngiliz ve Hollandalıların koloni mücadelesi esnasında çıkan çatışmada öldürülür. Pieter Cesars adındaki siyahi bir tüccar, onu vesayetine alır ve Cape Town’daki çiftliğinde hizmetçi olarak çalıştırır. Bir gün Alexander Dunlop adındaki bir tabip subay, Sarah’nın İngiltere’de hem eğlence alanında hem de bilimsel çevrelerde ilgi çekeceğini söyler ve Sarah’yı zengin olacağına inandırır. Sarah’nın İngiltere’deki kabusu başlar böylece…
Cape Town’dan Londra’ya götürüldüğünde 21 yaşındadır Sarah. İlk olarak 1810’da -bugün sanat galerilerinin olduğu- yerlerde, müzelerde, sirklerde sergilenir. Avrupalıları hayrete düşüren vücudu, kabilesinin bir özelliğidir. Kabile kadınlarının kalçaları ve cinsel organları büyüktür. Avrupalıların iştahını kabartan vücudunu teşhir etmek için tüm bedenini kaplayan dar bir kıyafet giydirilir, yüzü boyanır ve tüyler takılır ve Afrika halk şarkıları söylettirilerek dans ettirilir. Para karşılığı yapılan gösterilerde büyük kalçalarını ve cinsel organını izleyenler ona hakaret eder, taciz eder, -kalçasının gerçek olup olmadığını anlamak için- ellerindeki cisimlerle dürter, iğne batırır…
Sarah’ın kabilesine Avrupalılar “Hottentot” adını verir; vücudundan dolayı da şehvetin sembolü olan Venüs’e (Afrodit) benzetilir ve Londralı seyirciler için iki mitin bileşimi olur Sarah: “Hottentot Venüsü”. Londra’da Sarah efsanesi yayılır. Kendi vatanından kopartılan kimsesiz bir köleden ülkenin en çok konuşulan ünlüsüne dönüşüverir. Posterleri asılır, adına operalar düzenlenir, baladlar yazılır, karikatüristlerin favori malzemesine dönüşüverir.
Sarah’a yapılanların durdurulmasını isteyen insanlar çıkmaya başlar. Bir devlet meselesi haline de gelir ancak Sarah’nın başına gelen felaketlerin sorumlusunun kendisi olduğu, gönüllü olarak böyle bir hayatı seçtiği, bakıcısıyla anlaşma imzaladığını söylenir. Burjuvazinin gece eğlencelerinin vazgeçilmez unsuruna dönüşen Sarah, Londra’daki dört yılından sonra Paris’e götürülür. Burada gezici bir sirkin vahşi hayvan terbiyecisinin ellerine düşer. Vücudu bilim adamları tarafından incelenir. Onun vücudu üzerinden değerlendirmelerle Avrupa ırklarının üstünlüğünü öven bilimsel makaleler yazılır.
İnsanlık Müzesi’nde Teşhir
Aradan geçen onca zaman içinde vatanını özleyen Sarah, Avrupa’da tıkılıp kalır. Paris’te fahişelik yapmaya başlayan Sarah, uğradığı aşağılamalar ve tacizlerin üstesinden gelebilmek için sürekli içer. Ve 1816 yılında bir alkolik olarak Paris’te ölür. Ölümünün üzerinden 24 saat geçmeden vücudu -Napolyon’un cerrahlığını da yapan- doğa bilimci ve zoolog George Cuvier tarafından yarılır. Cinsel organı ve beyni çıkarılarak Musee de l’Homme’da (İnsanlık Müzesi) sergilenir ve vücudunun içi doldurularak 1974’e dek halka açık bir şekilde sergilenmeye devam eder.
1994 yılındaki Güney Afrika genel seçiminin ardından başbakan Nelson Mandela, Fransa’dan bir depoya kaldırılan kız kardeşinin vücudunun teslim edilmesini istedi ve ancak 2002 yılında vücudu teslim edildi. Bedeninden geriye kalanlar, doğumundan yılar sonra doğduğu topraklara kendi halkının gelenekleriyle gömüldü.
“Buradan alıp götürmeye geldim;
seni şişleyen gözlerden
karanlıkta yaşayan
insandan yapılma canavardan
emperyalizmin pençeleriyle
bedenini lime lime parçalayıp doğrayan,
senin ruhunu benzetip de Şeytanınkine
kendini en büyük tanrı ilan eden!”
“Sarah Baartman’a Şiir”, Diana Ferrus
Khoisan: Sömürgecilerin İlk Kurbanları
Türkiye’de de televizyon kanallarında gösterilen “Gods Must Be Crazy” (Tanrılar Çıldırmış Olmalı) adlı filmde başrolü oynayan N!xau, gerçekte de Khoisan kabilesindendir. N!xau’nun kabilesi, kaşiflerle, sömürgecilerle tanışan ilk Afrika halkıdır. Khoisan kabilesinin yaşadığı bugünkü Cape Town bölgesi, ilk olarak Portekizli kaşif Bartolomeu Dias tarafından ziyaret edilir ve 1652’den itibaren sömürgeciler bu topraklara yerleşmeye başlar.
Sömürgeciler gün geçtikçe bölgede yayılmaya başlar. Takı, boncuk, ayna gibi ilgilerini çekecek hediyelerle kabile insanlarının gönlünü alan sömürgeciler, bölgede yayılmaya başlar. Verdikleri hediyeler karşılığında toprakları, kaynakları ele geçirmeye başlayan sömürgeciler, bir süre sonra yerli halkı işlerinde çalıştırmaya başlar. Ancak Khoisan halkı direnir. Silah üstünlüğü olan beyazlar da direniş ile birlikte büyük bir katliama başlar.
Khoisan, Güney Afrika’da fiziksel ve dil özellikleri benzeyen iki geniş etnik grubun (Khoe-San) adıdır. San olarak bilinen topluluk avcı-toplayıcı iken; Koi’ler hayvancılıkla bilinir. Ten renkleri, geçmişte diğer Afrikalı siyahlarınkinden farklı olarak açık renkliymiş. Bu kabilenin erkekleri ve kadınlarının kalçalarında “steatopygia” olarak tanılanan yağ birikimi bulunur. Kadınlarda daha belirgin olan kalça büyüklüğünün yanında büyük vajinaları (elongated labia) vardır.
Khoisan halkının San kolu, batılılarca “bushmen” olarak adlandırılırken, Khoi’ler “Hottentot” olarak adlandırılıyordu. “Hottentot” kelimesi, kabilenin dilinde “hot” ve “tot” seslerinin sık kullanılması nedeniyle Avrupalılar tarafından takılmıştı. (Aşağılayıcı bir tanımlama olduğu kabul edildiğinden artık kullanılmamaktadır.)
Khoisan dilinde “klik” sesi çok yaygındır. Bu ses bugün Anadolu’nun kimi bölgelerinde at ve eşek sürülürken kullanılan -dilin şaklatılmasıyla çıkan- sese benzer. Bu sesin hiçbir dilde konuşma dilinin bir parçası olarak kullanılmadığı kaydediliyor.
Kohilerin sayısı Avrupalıların köleleştirme faaliyetleriyle, katliamlarıyla, bulaştırdıkları hastalıklarla sayıları azaldı; ancak Kalahari Çölü’nde, Gemsbok Milli Parkı’nda yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlar.
Empreyalizmin ‘Ucube’ Şovları
19. yüzyılda Darwin’in doğadaki mücadele ile ilgili söyledikleri; “doğada çevreye uyum gösterebilenin, güçlü olanın hayatta kalması” durumunun, benzer bir şekilde insanlar arasında da sosyal bir evrime neden olduğuna dair bir düşünce de şekillenmeye başladı. Irkların ve ulusların güçlü olanının ayakta kalacağı, diğerlerinin eleneceği ve güçlü olana hizmet edeceğine dair bu görüş, uygar batılıların yaptıklarını bir temele oturtarak vicdanlarını rahatlatmaya yarar. Sosyal Darwinizm, Yeni Emperyalizm’in dinamosudur ve bu süreç “aşağı ırkların”, “üstün ırklar”a hizmet etmesinin, eğlendirmesinin anlamlı kılınmasına yarar.
Avrupa’nın köle ticaretine, koloniciliğe başlamasıyla beraber; daha evvel karşılaşmadıkları fiziksel özelliklere sahip olan Afrikalılar’ı ağır işlerinde çalıştırmak yerine daha çok para kazanabilmek için kafeslerde sergilemeye başlar. Sarah’ın yaşadığı dönelerde Avrupa’ya Afrika’dan ya da diğer uzak diyarlardan getirilen insanlar, para karşılığında “egzotik #insan sergisi”, “ucube şov” (freak show) adlı gösterilerle teşhir edilir.
Modern anlamda bilinen ilk “insan sergisi” 1835 yılında P.T Barnum adında bir şov adamının Joice Heth adındaki Afro-Amerikalı bir siyahı sergilemesidir. Barnum sirk, eğlence sektörünün tarihteki ilk zengini olarak bilinir. Joice Heth adındaki siyahinin, “George Washinton’un 161 yaşındaki süt annesi” (gerçekte yaşı 80 civarındadır) olduğunu iddia ederek üzerinden ciddi paralar kazanır Barnum. Onu aylarca dolaştırır, sergiler; insanlar “George Wahington’un süt annesi”nden küçük George’un hikayelerini ve ninnilerini dinler. Barnum’u ünlü ve zengin eden bu kadın, bir yıl sonra ölür.
Bir diğer ilginç öykü de “Siyam ikizi” tanımının dayandığı Chang ve Eng adındaki Tayland-Siyamlı bitişik ikizlerin yaşadıkları… Ülkelerinde “canavar”, “kıyamet habercisi” ve “lanetli” olarak tanımlanan ikizler, Amerikalı bir işadamı tarafından kendilerine para kazandıracağını söyleyerek Amerika’ya götürülür. Amerika’da sergilenen kardeşler para kazandıktan sonra Amerikan vatandaşı olur, bir plantasyon ve köle satın alırlar.
İnsanlar, hayvanat bahçelerinde de izleyicilere sunulur. Bugün hala ziyarete açık olan Cincinnati Hayvanat Bahçesi’ne 1896 yılında daha fazla ziyaretçi çeksin diye Amerikan yerlisi Siyu kabilesinden yüz kişi getirilir ve yaşayacakları evler kurulur hayvanat bahçesinde.
New York’taki Bronx Hayvanat Bahçesi’nde sergilenen pigme Ota Benga’nın hikayesi ise en acı hikayelerden biri. Ota Benga, avlanmaya çıkar ve bir fil avlar. Sevinçle kabilesine dönüp av haberini vermek için koşar ancak kabilesindeki insanların ölü bedenlerini görür. Belçika hükümetinin köle avcıları, karısını ve çocuklarını katletmiştir. Ota Benga da yakalanır ve Samuel Phillips Verner adında bir işadamı ve misyoner tarafından Amerika’ya getirilir.
1904 yılında Aziz Louis Dünya Fuar’nda maymunlarla birlikte “insana en yakın ara geçiş formu” diye antropologlara, bilim adamlarına sergilenir. Ardından yine insan evriminin, “ara form”un bir örneği diye hayvanat bahçesinin maymun kafeslerinde sergilenir. Kimi insanların Ota Benga’ya yapılan işkencenin sona erdirilmesi gerektiğine dair baskılarının ardından salıverilir. Görüntüsünden dolayı çocuk sanılan Benga bir yetimhaneye gönderilir. Modern kıyafetler giydirilir ve ilkokula gönderilir. I. Paylaşım Savaşı sırasında vatanı Kongo’ya geri dönmesi imkansızlaşınca yaşadıkları gırtlağına dayanır ve bir silah bulup kalbine sıkar.
“Freak show Goes on”
Deliler, sakatlar ve yoksullar kliniklere, hapishanelere, varoşlara kapatılırken; “tuhaf” insanlar, öteki ırklar kafeslere, şehir meydanlarına, sirklere hapsediliyordu. Bugün de durum hiç farklı değil. Yakın zamanlarda da sirklerde “ucube insan” ve hayvan gösterileri devam ederken, televizyonlardaki reality show’lar evlere giriyor. Güzel görünmek adına aç kalan ve biçimden biçime giren mankenler, botoks, silikon operasyonlarıyla acayipleşen kadınlar. Büyük kalçalarını bir pazarlama ürünü, bir sirk canavarı gibi kullanan Jenifer Lopez’ler; bir zamanlar cüce ve devleri bir reyting erektörü olarak kullanan Reha Muhtar’lar, Mehmet Ali Erbiller; sabah programlarında konuk sıkıntısı çektiğinde tuhaf danslar edip şarkılar söyleyen insanları ekrana çıkarıp onlardan para kazananlar… Hepsi ucube şovların bugünkü artıklarından.
Sadece eğlence sektörü değil; o saygın bilim merkezleri, steril laboratuarlar da o eğlence- fantazi dünyası kadar kirlidir. Bir grup insanın şehveti ve tiksindirici merakı yerini bilim fetişine ve şehvetine bırakmıştır sadece.
Bir grup insanın “sıhhati” uğruna kimi canlılara işkenceyi ve ölümü mazur görebilen anlayış aynı ahlaksızlığın parçası. İnsanlara yapılan zulümleri anlatmak için “İnsanları hayvanlar gibi kafeslerde sergilediler”, “hayvanlara yapılmayan zulümlere uğradılar” gibi kalıplar, bilinçaltının hayvanlara yapılan uygulamaları onaylandığını, kabullendiğini işaret ediyor. Bu algı ile “hayvanlar gibi” zulüm gören insanlara acımak, kişiyi işkencecilerin durumundan öteye koymuyor.
Tüm problem aslında burada başlıyor: Hayvan kafese kapatılabiliyorsa insan da kapatılabilir; toprak üzerinde asfalt ve demir ağlar örülüyorsa bu doğrudan insana da yapılabilir. Tüm bu olanlar, insanın doğa üzerinde hakimiyetinin var ettikleridir. Toprak üzerinde, bitki ve hayvanlar üzerinde hak sahibi olduğunu düşünen insan; aynı şeyi insanlara da yapmaya başlar. Ardından güç sahipleri, devlet kurumları “yurttaşlar”, “vatandaşlar” üzerinde sistematik bir şekilde uygulamaya başlar. Ne de olsa güç/iktidar sahibi olanın, diğerleri üzerinde söz söyleme hakkı vardır.
Esaret ve kölelik zinciri, insan dışındaki canlılar üzerinde hak sahibi olduğumuzu düşünmemizle başlıyor. Bir köpeğe tasma takıp dolaştırmak ile Sarah Baartman’ı şehir meydanlarında dolaştırmak tek ve aynı şeydir; bu sebeple iktidarların tasmaları, zincirleri kırılacaksa bu, uygarlığı var eden ilk hakimiyet anlayışının kökünün kurutulmasıyla mümkün.
Yapılan bir araştırmaya göre, kısa boylu erkeklerin uzun boylu olanlara oranla daha sinirli oldukları meydana çıktı. Araştırma aynı zamanda bu kişilerin, şiddete ve suça daha meyilli olduklarını da söylüyor.
ABD'de yapılan bir araştırmada, kısa boylu erkekler ve uzun boylular arasında, öfkelenme ve olaylara bakış açısı gibi konularda farklılıklar olduğu tespit edildi. Yaşları 18 ile 50 arasında değişen 600 erkek katılımcının üzerinde yapılan deneyler sonucunda, kısa boylu erkeklerin çok daha kolay sinirlendikleri, suç işlemeye daha meyilli oldukları ve şiddete yatkın oldukları ortaya çıktı.
Boy uzunluğunun, kişilerin davranış biçimlerini nasıl etkilediğine dair yapılan başka bir çalışmada da kısa boylu kişilerin daha öfkeli olmaya yatkın olmalarının yanı sıra, güvensizlik, korku ve paranoya gibi duyguları daha çok deneyimledikleri görüldü. Oxford Üniversitesi'nde yapılan bir araştırmada ise paranoyak davranışlar sergilediklerini kabul eden 60 kadın katılımcı, sanal gerçeklik ekipmanlarına bağlanarak test edildi. Londra'nın meşhur kalabalık metrosunda, CGI modellemesi ile yapılmış insanlardan dolu olan kalabalık içerisinde bir yolculuk yaptırılan denekler, daha sonra bir ankete tabii tutuldu. Anket sonuçlarına göre, daha kısa boylu olan kadınlar, olaylara daha farklı bir perspektiften bakıyorlar.
Araştırmacılar, normal şartlarda kişilerin yere daha yakın pozisyonda bulunmalarının, psikolojik olarak daha farklı hissettirdiğini söylüyorlar. Sanal gerçeklik oyunları gibi oyunlarda da kameranın bakış açısı gibi özellikler değiştirildiğinde, kullanıcılar kendilerini daha tehdit altında hissediyorlar. Bu durum bazı platformlarda, bazen bilinçli olarak yapılıyor çünkü kişileri daha tehdit altında hissettirerek şiddete meyilli hale getiriyor.
Bilim insanları uyduları uzayın belirli bölgelerine yerleştirmek için hem daha düşük maliyetli, hem de daha verimli bir yol üzerinde çalışmalarını sürdürüyorlar.
Uyduları roketler aracılığıyla uzayda istenilen bölgelere fırlatmak son derece maliyetli ve zorlu bir süreçtir. Finlandiya Meteoroloji Enstitüsü'nden bir ekip, bu konu üzerine "Buhar Balonları" adlı bir çalışmaya başladılar. Henüz bu düşünce üzerine fiziksel temeller atılmasa da, yapılan bilgisayar simülasyonları ile birlikte Buhar Balonlarının maliyet açısından avantaj sağlayacağını, çevreyi roketlere nazaran daha az kirleteceğini ve istenilen bölgeye daha etkin gidebileceğini söyleyebiliriz.
Araştırmacılar, balonun içerisini sıcak bir buharla doldurmayı planlamaktadır. Balon yükselmeye başladıkça su buharının bir kısmı yoğunlaşacaktır. Yoğunlaşma ile birlikte soğutmayı yavaşlatan ve kalan buharın gaz halinde kalmasına yardımcı olan ısıyı açığa çıkaracaktır. Beklenilen yüksekliğe ulaşıldıktan sonra Buhar Balonları uzayda istenilen bölgeye konumlanacaktır. Balon buharlarının içerisindeki buhar miktarı bittiğinde tekrar kullanılmak üzere toplanılabilir.
1964 yılında New York şehrinde akşam üstü Kity Genovese isimli bir kadın çok da ıssız olmayan bir caddede cinayete kurban gider.
Bu olayda ilginç olan şudur.
Kadına saldıran şahıs dk larca kadına tecavüz etmeye çalışır başaramayınca darp eder öldürmeye çalışır. Kadını yaralı halde bırakır. Bir süre sonra tekrar gelir ve kadını öldürür. Bu acı korkunç süre bir saattir ve bir saat boyunca zavallı kadın çığlıklar atar yardım ister.
Polis olay yerine gelir ancak resmi ihbar olaydan tam bir saat sonra yapıldığından geç gelmiştir, çevreyi inceler.
Kadının öldürüldüğü bölgede olayı kimsenin duymaması imkansızdır.
Çevre evleri incelediklerinde olayı 37 mahalle sakininin gördüğünü hatta bir kısmının sonuna kadar pencereden izlediğini ancak hiç biri ne olaya müdahale ettmiş ne de polis çağırmıştır.
Bu olay sonrası bir polis şefi gazeteci arkadaşı ile konuşurken durumu anlatır.
Gazetecinin ilgisini çeker ve bunu haber yapar.
Haber sonrası Amerika’da büyük infial olur.
Psikologlar, psikiyatrisler, sosyologlar incelemeye başladığında şu durum ortaya çıkar.
Olaya tanık kişilerin hepsi bir başkası mutlaka polise haber verir veya müdahale eder diye duyarsız kalmıştır.
Kadın bu nedenle kalabalığın ortasında öldürülmüştür.
Bu sosyal davranışa katledilen kadının adı ile Kity Genovese sendromu adı verilir.
Evet Sosyal Psikolojide biz bu ve benzeri durumlara Kity Genovese sendromu diyoruz.
Yaşananlara duyarsızlıktan çok başkasına yükleme, bekleme, sosyal kaytarma
Birisi çözer
Birisi yardımcı olur işimize bakalım
Biri mutlaka görmüştür
Biri mutlaka dilekçe verir
Düşünceleri ile sorun, problem ve sıkıntıları başkasına atmak.
Sonuç mu?
Etkisiz güçsüz, zayıf hatta sıfır tepkiye neden olur.
Toplumsal refleks azalır ve zorba istediğini yapar.
Servetleri dudak uçuklattı! 'Dünyanın en zengin insanı' kim bu sorunun yanıtı tüm dünya tarafından merak ediliyor. Dünyanın en zengin insanı son yıllarda adından sıkça söz ettiren Amazon'un sahibi Jeff Bezos, Bezos'un serveti 131 milyar dolar. Peki dünyanın en zengin diğer isimleri kimler? Söz konusu sıralama nasıl oluşuyor. İşte yanıtı...
Dünyanın en zengin 20 insanının kolektif serveti 1.2 trilyon dolar. Bu rakam milyarderlerin küresel servetinin yüzde 14'ü.
İŞTE DÜNYANIN EN ZENGİN İNSANLARI
1- Jeff Bezos
Şirketi: Amazon
Serveti: 131 milyar dolar
2- Bill Gates
Şirketi: Microsoft
Serveti: 96.5 milyar dolar
3- Warren Buffett
Şirketi: Berkshire Hathaway
Serveti: 82.5 milyar dolar
4- Bernard Arnault
Şirketi: Louis Vuitton
Serveti: 76 milyar dolar
5- Carlos Slim Helu
Şirketi: America Movil
Serveti: 64 milyar dolar
6- Amancio Ortega
Şirketi: İnditex
Serveti: 62.7 milyar dolar
7- Larry Ellison
Şirketi: Oracle
Serveti: 62.5 milyar dolar
8- Mark Zuckerberg
Şirketi: Facebook
Serveti: 62.3 milyar dolar
9- Michael Bloomberg
Şirketi:Bloomberg
Serveti: 55.5 milyar dolar
10- Larry Page
Şirketi: Google
Serveti: 50.8 milyar dolar
11- Charles Koch
Şirketi: Koch İndustries
Serveti: 50.5 milyar dolar
12- David Koch
Şirketi: Koch İndustries
Serveti: 50.5 milyar dolar
13- Muukesh Ambani
Şirketi: Reliance industries
Serveti: 50 milyar dolar
14- Sergey Brin
Şirketi: Google
Serveti: 49.8 milyar dolar
15- Francoise Bettencourt Meyers
Şirketi: L'Oreal
Serveti: 49.3 milyar dolar
16- Jim Walton
Şirketi: Wal-Mart
Serveti: 44.6 milyar dolar
17- Alice Walton
Şirketi: Wal-Mart
Serveti: 44.4 milyar dolar
18- Rob Walton
Şirketi: Wal-Mart
Serveti: 44.3 milyar dolar
19- Steve Ballmer
Şirketi: Microsoft
Serveti: 41.2 milyar dolar
20- Ma Huateng
Şirketi: Tencent Music
Serveti: 38.8 milyar dolar
Benzine gece yarısından itibaren geçerli olmak üzere 20kuruş indirim yapıldı.İndirimin 11kuruşu pompaya yansıtılacak.
Helikopterin mucidi İgor İvanovich Sikorsky, Rus asıllı Amerikalı bilim insanı. Hem sabit kanatlı hem de özellikle helikopterler olmak üzere havacılığın birçok konusunda öncü olmuştur. Yaptığı en önemli havacılık keşifleri 1913 yılında dünyanın ilk çok motorlu uçağı, uçan botlar ve helikopterler olmuştur.ABD'ye göç ettikten sonra 1923 yılında Sikorsky Havacılık Mühendisliği Şirketi'ni (Sikorsky Aero Engineering Corporation) Long Island'daki bir çiftlikte kurdu ve 1930'lu yıllarda Pan American Havayollarına ait uçan tekneleri geliştirdi. 1939 yılında ilk Amerikan güvenilir helikopteri olan ve günümüzdeki helikopterlerlerde kullanılana benzeyen rotor sistemiyle donatılmış Vought-Sikorsky VS-300'yi geliştirdi.
Göçmen hayvanlar, geleneklerini aktif olarak iklim değişikliğine göre ayarlıyorlar, yeni araştırmalar.
Norveçli, Hollandalı ve İngiliz meslektaşları ile St Andrews Üniversitesi'nden uluslararası bir araştırmacı ekibi, ahır kazlarının son 25 yıl içerisinde göç yollarını değiştirdiğini tespit etti .
Bugün Global Change Biology dergisinde yayınlanan araştırmada , araştırma ekibi bireysel kazların yeni rotaya geçmeye karar verdiği ve diğer kazların artık yeni alışkanlıkları birbirinden öğrendiği sonucuna varmıştır.
Çalışma, vahşi hayvanların iklim değişikliğiyle başa çıkmak için yeni gelenekler icat ettiklerini gösteren sağlam kanıtlar sunan ilk çalışmalardan biri .
Göçmen kuşların geleneksel Yakıt hazır, Svalbard'da üreme alanlarında, çok Arktik çemberin üstünde kuzey Norveç'te şimdi ağırlıklı olarak sahneye İngiltere'den onların yolculuğa Norveç'te Arktik çemberin sadece Güney (aşamalı).
Sonuçlar, Norveç Doğa Araştırmaları Enstitüsü, St Andrews Üniversitesi, Hollanda'daki Groningen Üniversitesi, BirdLife Norveç ve İngiliz Su Kuşları ve Sulak Alanlar Güveni tarafından yapılan 45 yıllık gözlemlerin analizine dayanmaktadır.
St Andrews Üniversitesi Biyoloji Fakültesi'nden Dr. Thomas Oudman şunları söyledi: “Kuşların daha da kuzeye gittiği anlaşılıyor, çünkü bugünlerde Norveç'e varışlarında kar çok yaygındı. orada genellikle taze yeşil: en besleyici evre.
Yabani kazlar iklim eylemi yapıyor
Norveç'teki sahil daireleri, Svalbard'a göç etmeye hazırlanırken kısaca kazlara ev sahipliği yapmaktadır. Helgeland (soldaki fotoğraf) geleneksel evreleme alanı olmuştur. Geçtiğimiz 25 yıl boyunca hızla artan bir oranda ahır kazının Vesterålen'e (sağ fotoğraf) geçti. Kredi: Paul Shimmings (solda) ve Ingunn M Tombre (sağda).
“Bizi şaşırtan şey, esasen kaymış genç kazların olması. Gençler, kısa ömürleri boyunca deneyimleyemedikleri bir eğilime yanıt veriyorlar.”
Yetişkin kazlar da yaşlılık dönemindeki geleneksel bölgelere dönmelerine rağmen giderek kuzeye doğru kaymaktadır.
Dr. Oudman, “Bu kalıplar, kazların yeni mevcut bölgeleri hızla kolonileştirmesini sağlayan karmaşık bir sosyal sisteme işaret ediyor” dedi.
Diğer göçmen kuşların çoğunun aksine, ahır kazları, doğal ortamları hızla değişse de gelişir.
Barnacle kazları, doğru zamanda yeterli yiyeceğe sahip alternatif yerlerin mevcut olması nedeniyle ve insanlardan veya diğer tehlikeli hayvanlardan rahatsızlık tehdidi olmadan iklim değişikliğine uyum sağlayabilir.
Alternatif yaşam alanlarının mevcudiyeti, diğer hayvanların iklim değişikliğine adapte olmalarına da yardımcı olabilir. Bu kadar keşfedilmeyen ve daha az girişken olan hayvan türleri bu tür yerleri keşfetmek için daha uzun sürebilir.
"3 Ağustos Balıkesir'de meydana gelen korkunç kazada 5 kişi öldü, 15 kişi de yaralandı. Ve yaralılar arasında da ne yazık ki durumu kritik olanlar bulunmakta..
Uzun yıllar Mercedes-Benz'in otobüs departmanında çalışmış biri olarak, bu çok etkilendiğim olay hakkında birkaç şey yazma ihtiyacı hissettim. Gerçi yanan otobüs Mercedes değil, Temsa.. Ama fark etmez, genel olarak hemen hemen hepsi aynı yapıda...
Özellikle belirtmek istediğim şey, markası ne olursa olsun bu yolcu otobüslerinin tamamının tüm camları ve tavan havalandırmaları, birer 'ACİL ÇIKIŞ' tır. Sadece camın önündeki koltuğa sırt üstü yatıp, iki ayağınızın tabanı ile kuvvetli bir şekilde vurmanız, camın dışarı düşmesini ve sizin tahliyeniz için geniş bir kapı oluşmasını sağlayacaktır. Buna otobüsteki tüm camlar dahildir.
Nitekim bugünkü feci kazada da insanlar, panik halinde kapılara yöneldikleri için sıkışma ve neticesinde de yoğun dumandan zehirlenerek, ani ölümler oluşmuştur.
Otobüslerde markasına ve tipine göre 5.000 ila 10.000 metre civarında kablo bulunmaktadır ve otobüs yangınlarının neredeyse tamamının çıkış nedenini bu kabloların neden olduğu yangınlar oluşturmaktadır.
Türkiyede' yılda 500 ila 1.000 adet otobüs yangını meydana gelmektedir. Ama otobüs firmaları ile fabrikalar, bunların basına yansımasına engel olmaktadırlar..
Tekrar söylüyorum, "OTOBÜSLERDEKİ HER BİR CAM, BİRER ACİL ÇIKIŞ KAPISIDIR!"... HATIRINIZDA BULUNSUN..."
-Alıntı
