Tüm başlıklar
Umit frigs paylaştı

Her izlediğimde gülüyorum :))

0
17.08.2019 13:04

Veteriner Psikolog Tamer Dodurka: Pitbull saldırıyorsa kabahat sahibindedir

Pitbull cinsi köpekler, saldırganlığı sebebiyle Türkiye’de yasaklanan 4 köpek ırkından bir tanesi. Bu köpeklerin, diğer ırklarından hiçbir farkı olmadığını dile getiren İstanbul Rumeli Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Tamer Dodurka, “Dünya Veteriner Hekimler Birliği, hiçbir hayvanın doğuştan saldırgan olmadığını çok net açıklar. Bu yüzden ırk yasaklamakla doğru bir sonuç almak mümkün değildir” dedi. Hayvan Koruma Kanunu’nda yapılan revize ile bu yasağın ortadan kalkabileceğini kaydeden Prof. Dr. Dodurka, köpeklere el konulmasının hiçbir fayda sağlamadığına, hatta barınak ortamına hapsedilmelerinin onlar için en büyük eziyet olduğuna dikkat çekti.

“PITBULL SADECE YANLIŞ YETİŞTİRİLİRSE AGRESİF OLUR”

Pitbull da dahil, hiçbir köpeğin doğuştan agresif olmadığını ifade eden Prof. Dr. Tamer Dodurka, “Ancak insanların onları yetiştirme tarzı veya hatalı muameleleri her köpeği olduğu gibi Pitbull da agresif yapabilir. Aslında Pitbull sahibine saldıracak en son hayvanlardan bir tanesi. Çünkü son derece sadık bir ırk. Bu nedenle eğer köpek sahibine saldırdıysa orada kabahatli olan sahibidir. Üstelik sahibinin bunu başarması da gerçekten kolay değildir” dedi.

PITBULL ÇOCUKLARLA İYİ ANLAŞIR

Pitbull cinsi köpeklerin çok kuvvetli olduğunu dile getiren Prof. Dr. Dodurka, “Terrier cinsi bir köpek saldırırsa insanın sadece canını acıtır ama Pitbull saldırsa hakikaten çok ciddi sonuçlara neden olabilir. Fakat saldırgan mı ya da uslu mu diye köpeğin psikolojisine bakarsak diğer köpeklerden kesinlikle hiçbir farkı olmadığını görürüz. Hatta acıya daha dayanıklı olduğu için çocuklarla çok daha iyi anlaşır. Çocuklar onu sıkar, canını acıtır ama köpek tepki bile vermez. Kuvveti nedeniyle tehlikeli olabilecek bir hayvandır, bu nedenle de işin ehli insanlar tarafından bakılması lazım. Köpeğin sosyalleşmesi lazım” diye konuştu.

“IRK YASAKLAMANIN HİÇBİR BİLİMSEL TEMELİ YOK”

Türkiye’de yasaklanan dört farklı köpek ırkı olduğunu kaydeden Prof. Dr. Tamer Dodurka, konuşmasını şöyle sürdürdü:

“Bu ırklar, Fila Brasileiro, Dogo Argentino, Tosa Inu ve Pitbull’dur. Fakat bizde yasaklı olmayan ama dünyada veya Avrupa’da yasaklı olan daha onlarca ırk var. Yani ırk yasaklamakla herhangi bir sonuca ulaşmak zaten mümkün değil. Pitbull’un sahibine yönelik bir takım tedbirler uygulanırsa zaten bunlar herhangi bir tehlike arz etmez. Bu yasaklamanın hiçbir bilimsel temeli yoktur.”

Tehlikeli olabilecek her hayvana karşı alınabilecek önlemleri de anlatan Prof. Dr. Tamer Dodurka, “Ağızlık takmak, gezdirirken belli bir takım tedbirler almak veya sigorta yaptırmak gibi önlemler almak gerekir. Bütün dünya ırk yasaklayarak ısırma hatta ölme olaylarının azalmadığını gördü. Ülkeler bu yasak olaylarından vazgeçiyorlar” dedi.

“KÖPEĞİ BARINAĞA KAPATMAK ONA PSİKOLOJİK EZİYETTİR”

“Bugün bir araba kazası olduğu zaman ceza nasıl arabaya değil de sahibine kesiliyorsa, eğer Pitbull veya başka bir köpek bir insana zarar veriyorsa onun cezasının da köpeğe değil sahibine kesilmesi gerekiyor.” diyen Prof. Dr. Dodurka, “Türkiye’de Pitbull’ların illa birine zarar vermesine gerek yok. Şikayet üzerine de Pitbull’lar alınıyor ve barınaklara koyuluyor. Türkiye’de çok fazla sayıda Pitbull var. Mevcut barınaklar zaten tamamen dolu, bu kadar Pitbull’a yer bulmanın imkanı yok.  O nedenle bunları toplamak da bir çözüm değil. İstisnalar dışında genellikle masum olan bu hayvanların sahibiyle yaşamasına müsaade etmek lazım. Yok yere barınaklara kapatıldığında köpek de üzülecek sahibi de. Bir çocuğun annesinden ayrılması gibi aynı psikolojik sorunları o köpek de yaşayacak. Köpek için gerçekten bu durum psikolojik bir eziyettir” ifadelerini kullandı.  

5199 Sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’na göre yasaklı hayvan ırklarını üreten, bulunduran, satışını yapan kişilere 250 liradan 3 bin liraya kadar idari para cezaları veriliyor.

0
17.08.2019 12:04

Facebook, kullanıcılarına milyarlarca dolar tazminat mı ödeyecek

2015 yılında Facebook, Illinois Biyometrik Bilgi Gizliliği Yasasının ihlali uyarınca dava edilmişti. Bu yasa şirketlerin aralarında yüz tanıma taramalarının da olduğu biyometrik verilerin toplanma ve saklanmasından önce kamu politikası hazırlamalarını içeriyor. Facebook bu teknolojiyi arkadaşlarını etiketle özelliği ile kullanmıştı.

The Verge internet sitesinin haberine göre, mahkeme, yüz tanıma teknolojisinin kullanıcıların izinleri alınmadan kullanıldığı aynı zamanda bireylerin özel hayatlarına ve somut çıkarlarına haksız müdahale ettiği gerekçesiyle Facebook’u haksız buldu.

Facebook’un kanunda belirtilen hükümlere uymadığını iddia edilerek dava açılmıştı. Alt mahkeme de davayı grup davası olarak nitelendirince Facebook, davacıların buna karşı somut bir delil gösteremediklerini iddia ederek temyiz davası açmıştı.

Habere göre Illinois kanunları, ihlallerin ciddiyetine göre her bir ihlal için şirketlerin 1 veya 5 bin dolar tazminat ödemesine hükmediyor. Bu da Facebook’un davayı tamamıyla kaybetmesi halinde milyonlarca kullanıcısına milyarlarca dolar ödemesine neden olabilecek.

0
17.08.2019 12:04

ABD’de ilk kez doktorlar bir hastanın genini düzenledi

ABD’nin Mississippi eyaletinde 41 yaşındaki ‘orak hücre anemisi’ olan bir hastaya doktorlar gen düzenlemesi CRISPR olarak bilinen tedaviyi uyguladı. Doktorlar, hastanın kendi iliğinden elde edilen hücrelerin düzenlenmesiyle kırmızı kan hücresi biçimini de yeniden tamir edebileceklerini düşünüyor.

Popsci.com sitesine göre doktorlar bu tedavide hastanın iliğinden kök hücreleri alarak CRISPR tekniği ile düzgün bir kırmızı kan hücresi üretimi sağlanması için DNA’larında düzenleme yaptı.

Orak hücre anemisi, genlerde meydana gelen bozukluk sonucu, normalde yuvarlak şekilli olan kırmızı kan hücrelerinin orak şeklinde olmaları nedeni ile küçük kan damarlarını tıkayarak oksijen taşıma ve dokuları besleme görevini yapamamaları sonucunu doğuran genetik bir hastalık.

Tedavisi mümkün olmayan bu hastalık şiddetli ağrılı krizlere neden olmakla birlikte zatüre, karaciğer büyümesi, safra kesesinde taş, kalça kemiği erimesi, iskelet siteminde bozukluk, felç gibi durumlara yol açabiliyor.
Habere göre bu hastalıkta kan değişimi tedavisi sadece hastaların yüzde 10’unda işe yarıyor. Ancak doktorların hastaya uyguladığı tedavinin başarılı olması durumunda orak hücre anemisi hastalarının yüzde 90’ı bu şekilde tedavi edilebilecek.

41 yaşındaki Victoria Gray, ABD’de CRISPR tekniği ile hücreleri düzenlenen ilk hasta oldu.
Kısaca gen düzenlemesi olarak bilinen CRISPR geçtiğimiz Çinli bir doktor tarafından denenmişti. He Jiankui bu tekniği insan embriyolarını düzenlemek içi kullanmıştı.

Düzenlenmiş embriyoları anne rahmine yerleştiren doktor, AIDS’e karşı direnç gösteren CCR5 genini etkisiz hale getirmeyi amaçlamıştı. Ancak doktorun uygulaması ahlaki bulunmamış ve hakkında yasal işlem başlatılmıştı.

0
17.08.2019 12:04

Amazon, yüz tanıma yazılımına 'korku duygusunu' da ekledi

Amazon Web Services (AWS) ürünlerinden biri olan ‘Rekognition’, yüz analizi yapabiliyor ve insanların yüzlerindeki görüntülerle onların duygularını ve ifadelerini tanımlayabiliyor.

Teknoloji devi hafta başında yaptığı açıklamada, yüz tanıma yazılımına cinsiyeti, duyguları ve hatta yaş aralıklarını bile tanımlayacak özellikler getirilerek güncellendiğini belirtti.

ABD TV kanalı CNBC’nin aktardığına göre Amazon bundan sonra duygu algılama servisine, mutlu, üzgün, kızgın, şaşkın, sakin ve nefret gibi duyguların yanına korku ifadesini de ekleyecek.

Amazon’un ‘Rekognition’ yazılımı, seçtiğiniz görüntü veya videodaki objeleri, insanları, yazıları ve aktiviteleri tanımlayabiliyor. Yüz tanıma analizi ile de kullanıcı onayı, insan sayısı belirleme ve kamu güvenliği gibi sebeplerle yüzleri tarayıp, karşılaştırabiliyor.

İnsanların yüz ifadeleri ile duyguları arasında bir bağıntı olsa da bazı uzmanlar benzer yüz hareketlerinin bazen birden fazla duygu durumunu ifade etmek için kullanılabileceğini belirtiyor.

Amazon’un yanı sıra aralarında Microsoft, Affectiva ve Kairos gibi teknoloji şirketleri de yüz tanıma teknolojisini kullanmaya başladı.

0
17.08.2019 12:04

Araştırma: Dünyadaki yeşillenme 20 yıl önce durdu

Science Advances dergisinde yayımlanan araştırma sonuçlarına göre, uydu görüntüleri dünyadaki bitki örtüsünün 1980 ve 1990’larda genişlediğini, ancak 20 yıl önce tamamen durduğunu gösterdi.

Scientific American dergisinin aktardığı araştırma bulgularına göre, dünyanın yarısından fazlasındaki bitki örtüsü gelişimi giderek azalıyor. Bitki örtüsündeki gerileme, havadaki buhar basıncındaki azalma ile ilişkilendiriliyor. Araştırmaya göre, 1990’ların sonundan itibaren dünyadaki bitki örtüsünün yarısından fazlası buhar basıncının azalması ve giderek kuraklaşan bir hava ile karşı karşıya kaldı.

'EN BÜYÜK NEDEN: KÜRESEL ISINMA'

Küresel ısınmanın artmasıyla, buhar basıncı azalıyor. Bu da havada tutulması gereken nem miktarını önemli ölçüde düşürüyor. Bu durum,  bitki örtüsü üzerinde olumsuz bir etki yaratıyor.

2010 yılında yapılan bir başka araştırmada da dünyadaki yeşil alanların artışı 1990’lı yıllarda durdu veya geriye doğru gitmeye başladığı ortaya çıkmıştı. Bu gerilemenin nedeninin su kaynaklı olduğu açıklanmıştı.

Birçok araştırma, küresel ısınmanın bütün olarak tarım mahsulleri de dahil olmak üzere, bitki örtüsüne olumsuz etki edeceğini gösteriyor. Bu etkilerin giderek kahverengileşen bitki örtüsü ile görülmeye başlandığı belirtiliyor.

0
17.08.2019 12:04

Portekiz, göç eden vatandaşlarına geri dönmeleri için para ödüyor

Regresssar projesi, en az 3 yıldır başka bir ülkede yaşayan Portekiz vatandaşlarını kapsıyor. Bu kişilerin ülkeye dönmesi halinde, gelir vergilerinde ilk beş yıl boyunca yüzde 50 indirim yapılması ve iş bulanlara ülkeye yerleşme sürecinde nakit para ödeniyor.

Dünya Ekonomik Forumu’nun internet sitesi WeForum’daki habere göre, Regressar projesinin başlamasından bu yana 72 farklı ülkeden 1, 700 kişinin kendi ülkelerinde iş bulmak için kayıt yaptırdığı açıklandı. Habere göre, Portekiz hali hazırda yatırımcılara ve istihdam sağlayan girişimcilere ülkede yaşama izni ve yüksek kalifiyeli işçilere vergi indirimi fırsatları veriyor. Ancak yeni program, kalifiyeli veya yüksek maaşlı olmayan kişilerin de ülkeye geri dönmesini teşvik etmeyi amaçlıyor.

‘PORTEKİZ EN FAZLA GÖÇ VEREN ÜLKE’

Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü’nün (OECD) 2014 yılı verilerine göre, Portekiz en fazla göç veren ülkelerin başında geliyor. Portekiz nüfusunun yüzde 14’ü başka ülkelerde yaşıyor. Habere göre, Portekiz’in yanı sıra, Polonya da ülkeden göç eden gençlerin geri dönmelerini teşvik etmek için gelir vergilerinde iyileştirme yaptı.

Polonya, son 15 yılda 1,7 milyon kişinin göç etmesi sonucu, ülkedeki iş gücü açığını kapatmak için genç yaştaki Polonyalıların ülkeye dönmelerini teşvik amacıyla gelir vergisini kaldırdı.

Avrupa Konseyi’nin, 14 Avrupa ülkesiyle yaptığı anket sonuçlarına göre0 de İtalya, Romanya ve İspanya gibi ülkeler, ülkelerine göç edenler yerine göç vermeyi daha endişe verici buluyor.

0
17.08.2019 10:03

Yalnız kadınların ve kedilerin şarkısı

Çocukluğu köyde geçmiş bir kadınım ben; çocukluktan beri vejetaryenim. Civcivleri, tavukları, horozları arkadaşım biliyorum ve onları yeme düşüncesi bana ürkütücü geliyor. Bu yüzden bir çok kez dayak yedim babamdan; akrabalarım ve köylüler beni kınadılar bir çok kez bu yüzden.

Yirmi yaşına yeni girmiştim ve kasabaya taşınmıştık. Yemekleri ben yapıyordum evde; kıymasız ve etsiz yemekleri elbette! Yılbaşı akşamıydı, babam et getirmişti. Annem, “ben pişiririm” dediğinde, babam, “hayır, kız pişirecek!” dedi. Babam, bana “kızım” demezdi hiç, ismimi de söylemezdi. “Kız”`dım ben… Babama eti pişirmeyeceğimi söyledim. “Köyde beni madara ettiğin yetmedi, burada da ne kadar kedi köpek varsa topluyorsun başına, rezil oluyorum herkese!” diye bağırdı. Sonrasını hatırlamıyorum. Kendime geldiğimde hastanedeydim ve iki hafta kadar ilçedeki hastanede yattım. Soranlara, “kız bunalıma girmiş, kendini yerden yere atmış” dendi benim için…

Taburcu olduğumun ertesi günü kasabadaki kasap dükkanında işe başladım…Babam, bana bir ay sürecek bir ceza verdiğini söyledi. Ses etmedim… Hâlâ ağrısı geçmemişti kollarımın, bacaklarımın ve sırtımın. Et doğramak, tartmak, paketleyip müşteriye vermekti görevim. Öğle yemeklerinde yarım ekmek tavuk döner yedim kasap tarafından ısmarlanan. Kedilere ve köpeklere yemek vermemi, hatta onlara yaklaşmamı bile yasakladı bana babam. Kızını yola getirmiş baba imajı çok gururlandırmıştı onu. Evde kıymalı ve etli hiçbir yemek yapmıyordum, ama bu durumu dert etmiyordu artık; çok mutluydu.

Ellerim titriyordu et doğarken dükkanda; ekmek arası tavuk döneri yerken gözlerim yaşarıyordu. Kasap, bana bakıp gülüyordu; müşteriler kendilerince akıl veriyor, babam, arada bir dükkana gelip kasapla konuşuyor, “bu kız böyle giderse kurban da keser!” diyordu kahkaha atarak.

Bir aylık ceza dolmak üzereyken, yirmi dokuzuncu günün gecesinde ilçeye, oradan da otostopla şehre indim. Şehre uzak bir park içinde yer alan umumi bir tuvalette çalıştım ilk. Kasaptaki günlerimi saymazsak, bir daha et yemedim.

Altı yıl oldu kasabadan ayrılalı. Şimdi bir metropolde yaşıyorum ve hayvan barınağında görev yapıyorum. Evim yoksa da bir barakam var; dört kedimle beraber barakada ikamet ediyorum.

Annemi ve kardeşlerimi özlediğim oluyor; annemle yoğurduğum tarhana kokusunu duyumsuyorum bazen…

Ben, hayvanları can belledim; bir kuzuya bakınca et görmedim, can gördüm. Babam anlamadı beni; köylüler, kasabadakiler, buradakiler, hiçbiri anlamadı… Barınakta benden başka çalışanlar da var; kedileri ve köpekleri seviyorlar, ama yemeklerde et yiyorlar, kurban bayramında kuzuları boğazlayarak ibadet ettiklerinden eminler ve vejetaryen olduğum için benimle dalga geçmekteler…

Kendimi en yakın hissettiğim hayvan kirpidir. Kirpi dostlarım da oldu; bir kirpiye bakınca çok duygulanıyorum… Deli olduğum varsayımıyla insanlar uzak duruyor benden… Olsun, köpeklerce sevilmek mutlu ediyor beni…

Bir idealim var benim; kendimi hayvanlara adamak… Kendimi hayvanlara adadım; tavuklara, kuzulara, kedilere, kirpilere…

Evet, bir barakada yaşıyorum. Televizyon almadım ,ama kitaplarım ve kitap ayracım var mesela. Giyinmeyi kuşanmayı bilmiyorum, makyaj yapmıyorum ve kedilerimle şarkılar söylüyorum; bazen kendimize söylüyoruz şarkıları, bazen ağaçlara, bazen insanlara…

Hiçbir alışveriş mağazasına girmedim ömrüm boyunca; merak da etmedim içinde neler olduğunu. Ruj, oje, rimel; hiçbir makyaj malzemesi kullanmadım şimdiye kadar. Hâlâ ayağım hafif aksıyor yürürken; babamı affetmeyeceğim…

Bir yolum var kendime ait; kendi yolumda gidiyorum. Gece yarıları votka içtiğim oluyor ve kedilerimle, hayvan dostlarımla, doğayla iç içe olmak yetiyor bana.

Kadınım, kirpiyim ve can`ım ben; şimdi kedilerimle beraber bir şarkı söyleyeceğim size…

Yalnız kadınların ve kedilerin şarkısıdır bu
Gece yarıları votka içen kadınların
Flüt çalınan ve kitap okunan kedilerin şarkısıdır
Bizi anlamıyor olabilirsiniz
Doğrusu biz de sizi anlamıyoruz
Sizi incittik mi bir kez olsun
Lütfen siz de bizi incitmeyiniz...

0
17.08.2019 09:29

Altın oran miti

Okuduğunuz Her Şeye İnanmayın: Salyangoz Kabukları ve Fibonacci Sayıları

Biz insanlar hayatın tamamının mucizelerle dolu olmasını isterler. Her şeyin büyüleyici, her şeyin sıradışı, her şeyin olağanüstü, her şeyin masalsı olmasını…Ancak doğa kusurludur. Bu kusurları görmezden gelerek bilim üretemeyiz. Çünkü kusurlara bakarak, hataları anlayarak, eksiklikleri fark ederek sistemlerin nasıl çalıştığını, nasıl çalışmaları gerektiğini, neden kusursuz olamayacaklarını anlarız. Hatta bu sayede onları geliştiririz, doğadakilerden daha başarılı sistemler üretebiliriz.

HP, Apple, Netscape Communications gibi birçok büyük teknoloji firmasında yazılım mühendisi olarak görev almış olan, aynı zamanda astronomi, biyoloji, matematik gibi alanlarda araştırmalar yürüten, teknoloji ve bilim yazarlığı yapan, bilimin yayılması için konuşmalara katılan Akkana Peck, deniz kabuklarının matematiği ile ilgili bir araştırma yazısı üzerinde çalışırken ilginç bir gerçekle karşılaşmış. Hikayeyi bilirsiniz: doğada kusursuz bir matematik olduğu, ayçiçeklerinden salyangoz kabuklarına, kol uzunluğumuzdan çeşitli kentlerin bulunduğu coğrafi lokasyonlara kadar her şeyin “özel bir matematik” dahilinde olduğu iddia edilir. Hatta kimi zaman üniversitelerin animasyon birimleri ve grafikerleri bile bunu öyle bir göstermektedirler ki, sanki doğada hakikaten tüm canlıların uyduğu bir matematiksel/geometrik düzen varmış gibi bir algı yaratılır. Kolumuzun toplam uzunluğunun dirseğimizden parmak ucuna kadar olan uzunluğa oranının “altın oran”a uymak zorunda olduğunu sanırız. Deniz kabuklarının ve deniz minarelerinin gerçekten de Fibonacci sayılarına mükemmel şekilde uyduğunu sanar, ayçiçeği tohumlarının kusursuz bir matematiği takip ettiğine inanırız. Bunların hepsi koca bir hatadır. Akkana Peck bu gerçekle yüzleşmesini şöyle anlatıyor:
“Bir arkadaşımın üniversitedeki matematik dersine Fibonacci sayılarıyla ilgili bilgi vermek üzere davet edilmiştim. Daha lisedeyken Fibonacci sayıları üzerine araştırmalar yapmaya başlamıştım ve onların büyüyen bir şehrin güç istasyonlarını planlamada nasıl kullanıldığını incelemiştim. Tüm bunları o derste anlatacaktım, dolayısıyla araştırmalarımda bulduğum tüm görselleri bulmaya ihtiyacım vardı. Bilirsiniz, çam kozalaklarındaki, çiçeklerin yapraklarındaki, ağaçlardaki dallanmalardaki matematiksel oranları, Altın Oran’ı, Fibonacci/Altın Spiralini, vb. doğadaki matematiği gösteren görsellere ihtiyacım vardı. Örneğin bir Nautilus kabuğunun nasıl harika bir şekilde Fibonacci sayılarına uyduğunu göstermeyi istiyordum.

Çam kozalaklarını topladım, bazı fotoğraflar çektim, slaytlar hazırladım ve iş, altın orana uyan spiralleri göstermeye geldi. Ufak bir GIMP metni hazırlayarak bilgisayarımın otomatik olarak Fibonacci spiralini oluşturmasını sağladım. Sonrasında, bir odacıklı Nautilus fotoğrafı aramaya başladım. Amacım, bu spirale ne kadar kusursuz şekilde uyduğunu göstermekti. Sonunda Wikipedia’dan harika bir örnek buldum. GIMP içerisine yapıştırdım ve üzerine altın spirali çizdim. Sonrasında ise birbirine uydurmak üzere boyutlarla oynamaya başladım. İmkansızdı. Hiçbir şekilde spiral, kabuğun şekline uymuyordu!

Ne kadar çabalarsam çabalayayım, hiçbir şekilde kabuk ile spirali uyduramadım. Ben de Google Images’ı kullanarak daha fazla kabuk fotoğrafı bulmaya çalıştım. Bulduğum hiçbir kabuk spirale uymuyordu! Hatta Fibonacci sarmalına yaklaşamıyordum bile!”

Akkana Peck, bu konuda yalnız değildir. Başlangıçta sözünü ettiğimiz düşünceler, halk arasına o kadar yerleşmiştir ki, bizim matematiğimizden doğan bazı oranların doğada harikulade bir şekilde olması gerektiğini sanırız. Evet, bu oranlar kabaca doğadaki organizmaların yapılarında rastlanabilir. Aslında bunda şaşılacak bir şey yoktur. Örneğin Fibonacci sayıları dediğiniz sayılar, kademeli olarak bir önceki toplama eklenerek artan sayılardır. Bir deniz minaresi kabuğu da, bir önceki zaman diliminde üretilen kabuk miktarının üzerine konarak arttığı için, elbette, ister istemez Fibonacci sayıları dediğimiz sayıya uyacaktır. Bir ayçiçeğinin tohumları, merkezden başlayıp etrafa yayılır. Altın spiral de, belli bir merkezden başlayıp etrafa yayılan çizgilerden elde edilir. Dolayısıyla ikisinin birbirine uyması kaçınılmazdır. Bizler bu oranları tanımlarız. Bu oranlar, gökten inmezler. Eğer doğada, bu oranları tanımladığımız temele uyan bazı sistemler varsa, o sistemlerin sonucunda yine bu oranları görmemiz son derece anlaşılırdır. Hatta bu, kaçınılmaz bir sonuçtur.
Daha açık bir örneği şöyle verebiliriz: tüm sayı sistemleri etrafımızda kendini tekrar eden objeleri kategorize ederek gelişmiştir. 1, 2, 3 gibi sayılar, aslında kategorizasyon amacı taşır. Tek olan bir olguya “1” deriz. Kendini tekrar ediyorsa, bu sayıyı arttırırız. Sayılar böyle oluşmuştur. Tüm matematik, bunun üzerine inşa edilmiştir. Dolayısıyla matematiği, doğadaki sistemleri tanımlamak için, doğadaki sistemlere bakarak geliştirdik. Örneğin matematikteki “türev” denen işlem, “değişim miktarını” verir. Dolayısıyla etrafımızda düzenli olarak değişen şeylere bakıp, türev hesabına uymalarına şaşıramayız. Ancak nedense bu matematiksel unsurların adı “altın oran” veya “Fibonacci sayıları” gibi daha havalı isimler olunca, sanki özel bir anlamları varmış zannedilir. Halbuki tıpkı türev, integral, vb. matematiksel hesaplamalar gibi, bu oranlar da doğaya bakarak inşa ettiğimiz sistemlerin ürünüdür. Doğadaki sistemlerde bu matematiksel izleri görmemizde şaşılacak bir taraf yoktur.
Ancak sorun bu da değildir. Sorun, zaten doğada bu oranlara uyduğu iddia edilen birçok sistemin, daha fazla sayıda veriyle gözden geçirildiğinde, bu oranlara hiç de uymadığını görmemizdir. Örneğin spesifik bir insanın omuz-kol uzunluğunu, dirsek-kol uzunluğuna böldüğünüzde 1.618’e çok yakın bir sayı elde edebilirsiniz belki, ki bu “altın oran” olarak bilinir. Ancak 100 insanın kolunu ölçtüğünüzde, bu orandan ciddi anlamda sapma olduğunu görürsünüz. Belki ortalamaları gene altın orana yakın olacaktır; ki bu son derece anlaşılırdır, çünkü bu oranların zaten doğa yasalarının tanımından kaynaklandığı düşünülmektedir. Örneğin kütleçekiminin bir cismin yerden yüksekliğine etkisinin, ağırlıkla sınırlandırılmış olmasından ötürü birçok uzunluğun altın orana uymak zorunda olduğu düşünülmektedir ve bu konuda araştırmalar sürmektedir. Altın oran, sonradan keşfedilen bir özellik değildir. Doğada var olan oranlardan çıkarılan bir özelliktir. Eğer ki etrafımızda altın orana uyan obje sayısı gerçekten çok fazlaysa, beynimizin de bu oranı daha hoş görecek şekilde evrimleşmesi kaçınılmaz bir sonuçtur.
Science News‘de yayınlanan bir makalede deniz kabuklarının spiralleri ele alınmıştır. 1999 yılında emekli matematikçi Clement Falbo San Francisco’da bulunan Kaliforniya Bilim Akademisi’nde bir dizi Nautilus kabuğunun ölçümünü yaptı. Bulguları ilginçti: evet, kabuklar altın spiral gibi logaritmik bir seriyi takip ediyordu. Ancak kabukların oranı 1.24 ila 1.43 arasında değişiyordu. Ortalama oranları ise 1.33’e 1’di! Bu, 1.618 civarında olması beklenen altın orana yakın bile değildi!
Sonradan, 2002 yılında aynı sorunu John Sharp da fark etti. Ancak matematikçilerin bu bulgularına rağmen halk arasında halen bu oranların canlıların yapısını %100 yönettiği ve bu canlıların vücutlarının bu oranlara %100 uyduğu gibi saplantılı bir sanrı bulunmaktadır. Sharp şöyle söylüyor:
“Bu yanlış iddiayla ilgili en ilgi çekici olan şey, ne kadar yaygın olduğudur. Hatta bu konuları daha iyi bilmeleri gereken matematikçiler bile bu hataya düşmektedirler. İşte bu, neden geometrinin daha geniş olarak ve sıradan olmayan bir şekilde öğretilmesi gerektiğini göstermektedir. Sadece geometri de değil, şekiller ve oranların görsel estetiği de düzgün öğretilmelidir.”
Burada son olarak şu sorun doğmaktadır: bir sayı, bir diğerine ne kadar yakın olursa, tamamen uyduğu söylenebilir? Yukarıdaki sayılar arasındaki fark matematiksel olarak barizdir. Dolayısıyla 1.33 sayısını gidip de “1.618’e çok yakın, dolayısıyla bu canlılar altın orana uyuyorlar.” dememiz mümkün değildir. Zaten daha önce de söylediğimiz gibi, spirallerin büyüme tipinden ötürü buna benzer bir orana uyması kaçınılmazdır. Eğer doğadaki bir sistemin, belli bir orana uyduğunu iddia edeceksek, ondalık basamağından sonraki en az 2-3 adet değerin o orana birebir uymasını bekleriz. Örneğin pi sayısını kullanırken 3.14 olarak almak yeterlidir. Daha fazlası hesaba dikkate değer bir katkı sağlamaz (ancak dahasını eklerseniz hesabınızın isabetliliği artar). Daha azı ise kabul edilmez, çünkü çok yüksek hata payı demektir. Benzer şekilde, Dünya’nın yerçekim ivmesini 9.81 almak kabul edilebilirdir; ancak 10’a yuvarlamak ilkokul düzeyinde bir hesap yapılmıyorsa kabul edilemez. Benzer şekilde, bir sistemin altın orana uyduğu iddia ediliyorsa, o sistemden aldığınız oran en azından 1.62 civarında olmaldır ki genelde doğrudan 1.618’e uyması beklenir. Ancak 1.3 gibi bir sayının 1.618’e yakın olduğunu, dolayısıyla sistemin “altın orana kusursuz şekilde uyduğunu” söylemek akıl, bilim ve gerçek dışıdır.

Doğaya Bakarak Geliştirdiğimiz Matematikte, Doğayı Görmek Kaçınılmazdır!

Görselde de görüldüğü üzere altın oran iddia edildiği gibi bu kabuklara asla uymaz...

Deniz Toprak – Evrim Ağacı

Kaynaklar ve İleri Okuma:

Shallow Sky
Science News

0
16.08.2019 16:35

AFAM Koordinatörü Yılmaz'dan deprem hazırlıkları değerlendirmesi

17 Ağustos 1999 günü saat 03.02’de meydana gelen, merkez üssü Kocaeli’nin Gölcük ilçesi yakınları olan ve resmi rakamlara göre 17 bin vatandaşın yaşamını yitirdiği Marmara Depremi’nden bu yana 20 yıl geçti. Bundan sonra beklenen büyük depremin hedefinin ise İstanbul olduğu ve bu deprem için de çok az bir zaman kaldığını hatırlatan İAÜ AFAM Koordinatörü Serhat Yılmaz, İstanbul ve Türkiye’nin depreme hazır olup olmadığı konusunda bilgi verdi.

"HAZIR OLMAKTAN UZAĞIZ"

Geçen 20 yıla ve gerçekleştirilen onca çalışmaya rağmen ülke olarak hala tam anlamıyla depreme hazır olunmadığını ifade eden AFAM Koordinatörü Yılmaz, "Özellikle Afet ve Acil Durum Başkanlığı’nın kurularak afet yönetiminde bir çatı kuruluş olarak görevlendirilmesi oldukça önemli. İnşaat alanında yapılan yasal düzenlemeler ve maalesef tartışmalı olarak devam eden kentsel dönüşüm çalışmaları Türkiye’yi afete hazır bir ülke seviyesine ulaştıramadı” dedi.

DOĞRU AFET YÖNETİMİ NASIL OLMALI?

Afetlerin aslında birer sosyolojik olay olduğunu, olası afetlerin zararlarının ancak toplumun tüm katmanlarının sistemli çalışmaları ile en aza indirgenebileceğini kaydeden Yılmaz şöyle konuştu:

"Bir il ölçeğinde olası bir depreme karşı hazır olmak için neler yapılacağını özetle değerlendirelim: Her şeyden önce il bir planlama dahilinde yapılaşmalı. Tüm alt ve üst yapılar ilin deprem riskine göre planlanmalı, sağlam yapı stoku oluşturulmalı. Acil durum yolları sürekli açık kalmalı, bu yollar üzerindeki park sorunu çözülmeli, yani yeterli otoparklara sahip olunmalı. Toplanma alanları il nüfus oranına göre planlanmalı ve bu alanlar korunmalı. Tehlikeli sınıfta kabul edilen ve olası bir deprem sonrası ikincil afetlere neden olabilecek iş yerleri için güvenli bölgeler oluşturulmalı. İlde yaşayan her bireyin olası bir deprem anında nasıl davranacağını, yaşam alanlarındaki devrilebilecek, kırılabilecek eşyaları sabitlemesini veya güvenli bir alana almasını, hangi toplanma alanına nasıl gideceğini, diğer aile üyeleri ile nasıl iletişim kuracağını, hangi durumlarda hangi kurumlarla nasıl iletişime geçeceğini bilmesi gerekir. Hem hane halkında hem de işyerlerinde sigorta bilincinin yerleşmesi sağlanmalı. İlde olası bir deprem anında her bir kurumun hangi görevi üstleneceği ve ne yapacağı önceden planlanmalı ve düzenli olarak tatbik edilmeli. Kurumların kendi içinde yapacakları tatbikatların haricinde genel tatbikatlar yapılmalı. Bu tatbikatların sadece görevlilerin katılımı ile değil tüm ilin dahil olacağı bir şekilde gerçekleşmesi şart. Bu çalışmaların gerçekleşebilmesi için de görevli kurumların kapasitelerinin bu yönde artırılması, işbirliği yapacak kurumların bu hedeflere ulaşmasına olanak sağlayacak donanımlara sahip olması gerekir."

"YAVAŞ HAREKET EDİYORUZ"

17 Ağustos’tan bu yana geçen süre içinde bu gibi çalışmalara genel olarak başlandığını, ancak arkasının gelmediğini belirten Yılmaz,"“Bu çalışmaların her biri kendi içerisinde birçok detay içeriyor. Türkiye gibi farklı afet risklerini bünyesinde barındıran bir ülkede sadece deprem için yapılacak çok fazla çalışma var. Üstelik bu 20 yıllık süre içerisinde ülke sınırları içerisinde 5 ve üzeri büyüklükte 200’e yakın deprem meydana geldi. Özetle deprem tehlikesi ile iç içe yaşayan bir ülke olarak yapmamız gereken çok fazla iş var, ancak çok yavaş hareket etmekteyiz. Üstelik yapılan bilimsel araştırmalar Marmara Bölgesi’ni etkileyecek bir sonraki büyük depremin çok daha fazla yıkıma ve kayba neden olacağını açıkça ortaya koyuyor” ifadelerini kullandı.

0
16.08.2019 15:34

TOKİ’den o iddialara yalanlama

Toplu Konut İdaresi (TOKİ) tarafından Ankara ili Çankaya ilçesi Çukurambar semtinde yer alan, toplam 48 bin 354 metrekare büyüklüğüne sahip 2 taşınmazın satışa sunulmasıyla ilgili yayınlanan haberlere ilişkin TOKİ’den açıklama yapıldı.

Yapılan haberlerin gerçek dışı olduğuna yer verilen açıklamada, “Ankara’nın Çankaya ilçesinde Çukurambar semtinde 29101 ada 27 parsel ile 29102 ada 6 parselde satışa sunulan 2 taşınmaz Gazi Üniversitesi mülkiyetinde iken Gazi Üniversitesi’nin ihtiyaç duyduğu eğitim binalarının yapımı karşılığında TOKİ’ye bedeli mukabilinde devredilmiştir” ifadeleri yer aldı.

Açıklamanın devamında şu ifadelere yer verildi:

“Haberde bahsi geçen söz konusu taşınmazların Atatürk Orman Çiftliği alanıyla hiçbir ilgisi bulunmamaktadır. Taşınmazlar Atatürk Orman Çiftliği’ne fiziksel olarak çok uzakta ve Çukurambar semtinde özel mülkiyetin içerisinde yer almaktadır.

Haberlerde yayımlanan alanla satışa sunulan alanların farklı yerler oldukları uydu görüntüsü ile açıkça görülmektedir. Bu taşınmazlara ait imar planlarında yapılanma koşulları Emsal:1.80, Yapı Yüksekliği 165 metre iken, yapı yoğunluğu ve kat yüksekliği çevre yapılanma kararlarından da aşağıya çekilerek yeniden plan yapılmış ve 10.11.2018 tarihinde onaylanan planlar ile yapı yoğunluğu Emsal:1.50, Yapı Yüksekliği Zemin+11 kat olarak belirlenmiştir. Ayrıca TOKİ Anayasa Medeni Kanun ve tabi olduğu Kanunlar ile mülkiyet hakkını verilen görevleri ifa çerçevesinde yerine getirmektedir.

Söz konusu taşınmazların resmi ilanları TOKİ tarafından yayımlanmış, basın-yayın organları aracılığıyla vatandaşlarımıza satış bilgisi verilmiştir.

Sorumlu yayıncılık ilkeleri göz ardı edilerek, hiçbir araştırma yapılmadan ve İdaremizden bilgi almaya gerek duyulmadan yapılan haberler, İdaremizi karalama ve TOKİ’nin, kamuoyundaki olumlu algısını zedeleme amaçlıdır. Gerçek dışı ve yanıltıcı bilgi vererek TOKİ markasını haksız şekilde karalamak isteyen basın kuruluşları ile ilgili yasal süreç gerek görüldüğü taktirde başlatılacaktır.

Ayrıca kamuoyunun, bu tür asılsız haberlere itibar etmemeleri, önemle duyurulur.”

 

0
16.08.2019 15:34

İlk defa okula gideceklere özel koleksiyon

Okula hazırlanan tüm öğrenciler için yeni bir koleksiyon hazırladığını duyuran DeFacto tarafından yapılan açıklamada, “Chino pantolonlardan polo yaka tişörtlere, sweatshirtlerden hırkalara, spordan aksesuara tüm ihtiyaçlara cevap veren koleksiyon, rahatlığı kadar şıklığıyla da tüm dikkatleri üzerine çekiyor” denildi.

Koleksiyon ile çocuklara hareket özgürlüğü sağlandığı ifadelerine yer verilen açıklamanın devamında ise şunlar kaydedildi:

“Kız çocukları için elbiseler, etekler, tulumlar dikkat çekerken, erkek çocukları için hazırlanan farklı kesim ve modellerdeki chino pantolonlar ve gömlekler ile okula havalı bir dönüş yapılacak. Serinlemeye başlayan havalarda minik öğrencilerin üşümemeleri için tasarlanan hırkalar ve sweatshirtler okul koridorlarını renklendirecek.  Spordan klasiğe modayı yakından takip eden öğrenciler için haftanın her günü şıklık sunan Okula Dönüş Koleksiyonu’nda, tarzını ortaya koymak isteyen öğrenciler için eğlenceli sırt çantaları ve şıklıklarını tamamlayacakları ayakkabı seçenekleri de sunuluyor. DeFacto Back to School Koleksiyonu DeFacto mağazalarının yanı sıra web sitesindeki online mağazadan da satın alınabilir.”

 

0
16.08.2019 14:31

Depremi yaşamamış kişiler daha çok korkuyor

1999 yılında, Merkez üssü Gölcük olan 16 Ağustos'u 17 Ağustos'a bağlayan gece meydana gelen 7.4 büyüklüğündeki depremde, resmi rakamlara göre yaklaşık 18 bin kişi hayatını kaybetti.

Depremin 20’nci yıl dönümü yaklaşırken, deprem korkusu hakkında bilgi veren İstanbul Kent Üniversitesi Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik Birimi Uzmanı Psikolog Birgül Sena Mayda, “Daha önce yaşam boyu deprem olayıyla karşılaşmamış bireylerin deprem ile ilgili korkuları ve ön yargıları deprem yaşamışlara göre çok daha yoğun ve ürkütücü olur. Belirsizlikler de korkuları daha da tetiklenir” dedi.

Psikolog Mayda, “Depremi birebir deneyimleyen veya yakınlarından duymuş olan kişilerde deprem korkusu çok normaldir. Depremin şiddetine, kişinin yaşına, depreme nerede yakalandığına, depremden görülen zarara göre hissedilen korkunun derecesinin artabilmektedir” diye konuştu.

DİĞER FOBİLERDEN DAHA FARKLI

Depremin ve deprem korkusunun insanlar üzerinde fobik reaksiyonlara sebep olduğunu ifade eden Mayda, “Deprem fobisinde diğer fobilerden farklı olan bir şey vardır. Diğer fobilerde bir nesneye, aktiviteye veya duruma karşı aşırı korku varken deprem fobisinde insanlar kendisinin ya da bir yakınını kaybetme korkusu yaşar. İnsanlar hayatını ya da bir yakınını kaybetme endişesiyle depremin yaratacağı olası sonuçlara odaklanır ve korkar. Geleceğe dair oluşan belirsizlikle korkuları en ufak bir durumla kolayca tetiklenebilir” dedi.

Deprem korkusu ve kaygısı hakkında bilgi veren Mayda, “Bu kaygıların en belirgin özellikleri arasında terleme, ellerde titreme ve uyuşma, uyku bozuklukları, iştahta azalma, bir sese karşı irkilme (aşırı uyarılma) sayılabilir. Bu belirtiler travmayı yaşayan herkeste gözlemlenebilir” diye konuştu.

“TRAMVA YAŞAYAN ÇOCUKLARLA KONUŞUN”

Çocuklarda yaşanan travmalar konusunda tavsiyelerde bulunan Mayda sözlerine şu şekilde devam etti:

“Travma yaşayan kişiler özellikle de çocuklar farkında olmaksızın sessizleşip, içe kapanırlar. Ebeveynlerden önerim bu süreçte çocuklarını yalnız bırakmamaları, beraber zaman geçirmeleri ve çocuklarını konuşmaya cesaretlendirmelidir. Korkular sadece çocuklara ait bir duygu değildir, siz de korkularınızı çocuklarınızla paylaşın ki korkunun bu gibi durumlarda normal bir süreç olduğunu kavrasın ve sizinle iletişime geçsin. Tramva yaşayan çocuklarla konuşmak çok önemli. Unutulmamalıdır ki, iletişim kaygı ile başa çıkma da en etkili çözümdür”

“DEPREM SEMİNERLERİ VERİLMELİ”

Psikolog Sena Mayda, bu durumda kalan bireylerin psikolojik destek almaları gerektiğinin altını çizerek şunları söyledi:

“Özellikle ülkemizde depreme maruz kalmanın oldukça yaşanılabilir bir vakadır. Toplumu bilgilendirmek üzere önleyici olarak olası bir deprem durumunda önceden ne yapılması gerektiğini, kaçınma, korunma vb. davranışların neler olması gerektiği topluma uygulamalı olarak gruplar halinde anlatılmalıdır. Acil toplanma alanları belirlenmeli, deprem çantası hazırlıkları yapılmış olmalıdır. Böylece bu eğitim daha sonra karşılaşılacak travmaların önlenmesi için bir ilk adım olabilir. Deprem konusunda seminerler verilerek insanlar bilinçlendirildiği sürece depremle ve tramvalarıyla başa çıkma yöntemleri kendiliğinden oluşabilir. Bu tür seminerler bütün uygar ülkelerde zaman zaman verilmektedir. Bu eğitimler soğukkanlı kalmamıza ve daha bilinçli hareket etmemizi sağlar”

0
16.08.2019 13:31

Enderun Yetenekli Çocuklar Merkezi, 7 projeyle TEKNOFEST’e katılacak

Havacılık, uzay ve teknoloji konularında gençleri desteklemek ve bu alanlarda çalışmaya özendirmek amacıyla düzenlenen "TEKNOFEST İstanbul Havacılık, Uzay ve Teknoloji Festivali bu yıl 17-22 Eylül 2019 tarihleri arasında Atatürk Havalimanı’nda yapılacak.

Bağcılar Belediyesi Enderun Yetenekli Çocuklar Merkezi’nde eğitim gören öğrenciler, kişilerin sosyal sorumluluk bilincini teknolojik bilgi ve birikimleriyle entegre etmeyi amaçlayan "İnsanlık Yararına Teknolojiler Yarışmaları" sonucunda 7 projeyle finale kalarak TEKNOFEST’e katılma hakkı kazandı. 

“NEWTON’UN KASKI 4.0” İLE TRAFİK KAZALARINDA SÜRÜCÜNÜN GÜVENLİĞİNİ SAĞLANACAK

TEKNOFEST’e gidecek olan 12 kişilik takım, “Dijital Su Sigortası”, “Uyurgezmem”, “Kazandıran Üstgeçit”, “Kamuflaj Bileklik”, “Tanıyan Teknoloji”, “Engel(SİZ) Işık” ve “Newton’un Kaskı 4.0” isimli projelerini teknoloji meraklılarına sunacak.

Renkli ve bir o kadar da farklı konulara dikkat çeken çalışmalardan “Uyurgezmem” projesiyle uyurgezerlik sonucu oluşabilecek istenmeyen durumları en aza indirmek hedeflenirken; “Kamuflaj Bileklik” ile hayvan hırsızlığının önüne geçilmesi, “Newton’un Kaskı 4.0” ile trafik kazalarında sürücünün güvenliğinin, “Tanıyan Teknoloji” ile de bebek arabalarında güvenliğinin sağlanması amaçlanıyor.

Bağcılar Belediye Başkanı Lokman Çağırıcı, TEKNOFEST İstanbul’da 7 farklı kategoride mücadele edecek Enderun Yetenekli Çocuklar Merkezi öğrencilerine başarılar diledi.

0
16.08.2019 12:30

Uzmanından üniversiteye yeni başlayacaklara tavsiye

Binlerce üniversite adayının heyecanlı bekleyişi YKS sonuçlarının açıklanmasıyla son buldu. Üniversiteye yeni başlayacak adayları geçen sınav stresinin ardından yeni bir telaşın beklediğini söyleyen İstanbul Gelişim Üniversitesi’nden Klinik Psikolog Yağmur Callak, gençlerin karşısına bir anda daha önce deneyimlemedikleri yeni çatışmalar çıktığını belirtti.

"Üniversiteye giriş, tek başına bir birey olmaya atılan genellikle ilk ve en önemli adım oluyor" diyen Klinik Psikolog Callak, "Üniversiteye adaptasyon sürecinde cinsiyet, kardeş sayısı, yetiştirilme tarzı, bireyin hangi sosyokültürel ortamda büyüdüğü gibi faktörler de önemli. Örneğin, daha küçük şehirlerden metropollere gelen öğrenciler daha çok adaptasyon sorunu çekiyor. Çok kardeşli ailelerden gelen gençler arkadaş edinmek ve sosyalleşmek konusunda daha iyi görünüyor" ifadelerini kullandı.

AİDİYET VE SOSYALLİK İHTİYACI ÖN PLANDA

18-25 yaş aralığındaki dönemde aidiyet ve sosyallik ihtiyacının ön planda olduğunu ifade eden Yağmur Callak, gençlere şu tavsiyelerde bulundu:

"Ailesinden ilk kez ayrılan ve bundan sonra tek başına ne yapacağı ile ilgili belirsizlik ve kaygı yaşayan gençler ilk olarak şunu unutmamalı: Bu hissi üniversiteye ilk kez adım atan her genç yaşıyor. Üniversitenin ilk aylarını en verimli şekilde değerlendirmek aidiyet ve adaptasyon açısından önemlidir. Gençlerin ilk olarak, ihtiyaçlarını ne şekilde ve nereden karşılayabileceğini öğrenmek adına yurt odalarından çıkıp üniversite kampüsünü ve ilgili semti tanımaları gerekiyor. İhtiyaçlarını ne şekilde ve nerede karşılayacağını öğrenmek yetersizlik hissi gibi negatif duyguların önünü kesiyor. Üniversiteler kendi bünyelerinde ilk haftalarda üniversiteyi tanıtmak için oryantasyon programları düzenler. Öğrencilerin oryantasyonlara katılması üniversiteyi kabaca tanıması ve akademik ihtiyaçlarını hangi birimlerden karşılayabileceğini öğrenmesi açısından önemlidir."

Sosyalleşmenin de öğrenciler için önemini ifade eden Callak, "Öğrenci kulüpleri ile ilgili tanıtımlar yine dönemin ilk haftalarında öğrencilere sunulur. Öğrencilerin ilgi alanlarına göre öğrenci kulüplerine yönelmeleri üniversiteye yabancılık hissini azaltacak, benzer alanlara ilgi duyan gençleri bir araya getirdiği için aidiyet duygusunu artıracaktır. Derslere ilk haftadan itibaren düzenli katılım sağlamak da oldukça önemli. Böylece sınıf arkadaşlarını ve öğretim elemanlarını diğerleriyle eş zamanda tanımış olacak, bu da okuduğu bölüme, derslere ve öğretim elemanlarına yönelik yabancılığı azaltacaktır. Yani temel olarak, adaptasyon sürecini yok saymamalı, ertelememeli; bir an önce harekete geçmelidir" diye konuştu.

ÖĞRENCİ DESTEK TALEP ETMEYİ BİLMELİ

Özellikle üniversitenin ilk yılında öğrencinin kendisine ve ailesine görev düştüğünü belirten Callak, "Akademik, finansal ve duygusal olarak zorlanan öğrencilerin gerekli desteği talep etmeyi bilmesi gerekiyor. Üniversiteler liselerden farklı olarak, akademik personelin öğrencinin yaşamına tümüyle hâkim olabildiği eğitim kurumları değil. Binlerce öğrenci her sene üniversitelere giriş yapıyor. Dolayısıyla öncelikle öğrenci, yaşadığı sorunları ilgili akademik personele ya da üniversitelerin kendi bünyelerinde genellikle bulunan psikolojik danışmanlık merkezlerine müracaat etmelidir. Aileler ise çocuklarının yaşantılarıyla ilgilenmeli ve bilgi sahibi olmalıdır. Burada kastettiğim çocuğun yaşantısını sorgulamak ya da yargılamak değil. Çocuklarının tek başına bir birey olarak akademik, sosyal ve duygusal açıdan karşılaştıkları yeni durumlarla başa çıkıp çıkamadıklarını gözlemlemek ve paylarına düşen desteği sağlamak" ifadelerini kullandı.

AİLELERDE KAYGI VE KORKU OLUŞUYOR

Callak, ailelerde çocuklarının üniversiteye başlamasıyla birlikte çeşitli kaygı ve korkuların baş gösterdiğini söyledi.

“Türk aile sisteminde anksiyeteli bağlanma dediğimiz ebeveynlik biçimi oldukça sık görülür” diye konuşan Callak, sözlerini şöyle tamamladı:

"Bu tarz ebeveynler, çocuklarının başına bir şey geleceğinden, kendi başına hayatını idame ettiremeyeceğinden, çocuğun anne babaya her zaman ihtiyaç duyacağından neredeyse emindirler. Çocuğu da bu yönde güdülerler. Üniversiteye girişi bir kriz, bir kopuş gibi algılarlar. Bu, üniversiteye başlayan gencin bağımsız bir birey olmasının önündeki ebeveyn kaynaklı yegane engellerden biridir. Ebeveynlerin kendi kaygılarının, çocuklarının kaygıları olmadığını kavramaları gerekiyor. Bu noktada ebeveynlerin duygularını uygun şekilde dile getirmeleri önemli. Aile evinden ayrılman senin için olduğu kadar bizim için de yeni ve karmaşık, bu duruma birlikte adapte olacağız mesajını vermek gerekiyor. Daha sonra süreci olabildiğince dışarıdan takip etmeli, kontrol dürtülerini baskılamalı; genç ihtiyaç duydukça yanında olmalıdır."

AKADEMİK PERSONEL NE YAPMALI?

Akademik personelin her bir öğrencinin yaşamına hakim olmasının olası olmadığını belirten Callak, "Akademik personelin sınıf dinamiğini tanımaları önemlidir. Öğrencilerin akademik başarısının derslerin kendisinden çok, dersi veren öğretim elemanı ve sınıf arkadaşlarıyla olan iletişimi ile ilgili olduğu görülüyor. Eğitim döneminin ilk haftasını tanışmaya, öğrencilerin genel kaygılarını dinlemeye, öğrencilerin birbiriyle kaynaşmasını sağlamaya ayırmak, üniversite sürecinde neler yaşanacağıyla ilgili bilgi vermek derslere giriş yapmaktan çok daha önemli görünüyor" diye konuştu.

 

0
16.08.2019 12:30

Masalsever çocuklar Yaşam Vadisi’nde buluşuyor

Beylikdüzü Belediyesi Kültür İşleri Müdürlüğü’nün çocukların hayal kurma becerisini arttırmak ve çocuklara kitap okumayı sevdirebilmek amacıyla Yaşam Vadisi Sanatla Yaşam Atölyeleri alanında düzenlediği Masal Atölyesi devam ediyor. Çocukların eğlenirken öğrendiği atölyeye hem çocuklar hem de aileleri ilgi gösteriyor.

OTUZ DAKİKALIK MASAL KEYFİ

Kültür İşleri Müdürlüğü tarafından Yaşam Vadisi’nde hayata geçirilen Masal Atölyesi, her akşam saat 20.00’da başlıyor. Yaklaşık otuz dakika süren ve 2 günde bir farklı bir masalın anlatıldığı etkinlikte dünya masallarının en güzel örnekleri, tiyatro oyuncularının performansıyla Yaşam Vadisi’nde hayat buluyor. Her yaştan çocuğun katılabildiği Masal Atölyesi’nden çocuklar, yüzlerinde kocaman bir gülüseme ile ayrılıyor.

0
16.08.2019 11:28

WSJ'den 'Huawei Afrika’da casusluk yapıyor' iddiası

Gazete, konu hakkında yayınladığı detaylı bir araştırmada Huawei teknisyenlerinin Çin tarafından desteklenen Afrika hükümetlerine muhalifleri hakkında bilgi toplaması için yardımcı olduğunu iddia etti.

Söz konusu ülkelerdeki üst düzey güvenlik uzmanlarına ve bazı Huawei çalışanlarına dayandırılan haberde muhalif politikacıların kriptolu mesajlarına girildiği, sosyal medya hesaplarının incelendiği ve cep telefonlarından alınan bilgilerle nerede olduklarının tespit edildiği belirtildi.

Uganda

Gazeteye göre Uganda’da 33 yıldır devam eden Başkan Yoweri Museveni rejimi ABD tarafından desteklenen muhalif lider Bobi Wine tehdidi ile karşılaştığında altı kişilik bir siber-gözetleme ekibi kuruldu. Bu kadroya 2010 yılında çıkarılan bir yasaya dayanarak Bobi Wine’nın iletişimini deşifre etmesi emri verildi.

Siber gözetleme ekibinin bir üyesi “Huawei teknisyenleri iki gün boyunca uğraştı ve şifreleri kırmamızda bize yardımcı oldu,” dedi. 

WSJ tarafından görülen polis raporlarında isimleri de yer alan Huawei teknisyenleri, İsrail yapımı bir yazılım kullanarak muhalif lider Bobi Wine’nın Whatsapp sohbet grubuna sızdı ve muhalefetin organize etmeyi planladığı sokak gösterilerini önceden öğrendi. Wine ve taraftarları tutuklandı.

Zambiya

Zambiya’da ise Başkan Edgar Lungu’ya muhalefet eden bir internet haber sitesini yayınlayan bazı bloggerlar hedef alındı. 

Ülkenin telekomünikasyon denetim ofisinde kurulan bir siber gözetleme birimine yardım eden iki Huawei teknisyeni, muhaliflerin Facebook sayfaları ve cep telefonlarına sızdı. Böylece polis ile sürekli koordinasyon içinde olan siber gözetleme birimi, muhaliflerin yerini tespit ederek Zambiya’nın kuzey batısında yer alan Solwezi şehrinde yakalanmalarını sağladı.

Cezayir

Yine WSJ tarafından görülen Ugandalı ve Cezayirli güvenlik yetkililerinin ortaklaşa hazırladıkları gizli bir rapor ise Cezayir’in kullandığı ‘Huawei Akıllı Video Gözetleme’ sisteminden üstün bir araç olarak bahsetti.

Ugandalı güvenlik yetkililerine göre Cezayirliler ülkede getirilen Huawei gözetleme sisteminin kurulmasında danışmanlık yaptı. Cezayirli çalışanların şefi ise Çin’in Shenzen kentinde bulunan Huawei Genel Merkezi’nde eğitilmiş bir üst düzey siber güvenlik uzmanıydı.

Huawei İddiaları Reddetti

Halen Mısır, Tunus, Gana, Nijerya, Kamerun, Uganda, Ruanda, Kenya, Zambiya, Mozambik, Madagaskar ve Güney Afrika‘da gözetleme projeleri yürüten Huawei iddiaları reddetti.

Şirketten yapılan yazılı bir açıklamada Huawei çalışanlarının hükümetlere yardım yetkisine sahip olmadığı ve hiçbir zaman ‘hackleme’ faaliyetleri içerisinde yer almadığı ileri sürüldü.

Açıklamada “İş operasyonlarımıza yönelik bu temelsiz ve yanlış iddiaları tamamen reddediyoruz. Kendi bünyemizde gerçekleştirdiğimiz soruşturmalar şirketimiz ya da çalışanlarının ileri sürülen faaliyetlerin hiçbirinde yer almadığını açık bir şekilde ortaya koymuştur. Bu tarz faaliyetlerin gerçekleştirilmesi için sözleşmeler imzalamadığımız gibi gerekli imkanlara da sahip değiliz” ifadelerine yer verildi.

0
16.08.2019 11:28

Yapay zekâ ile duyguları analiz ediyor

İstanbul Bilgi Üniversitesi, yapay zekânın yalnızca analitik işler için değil, sosyal araştırmalar için de kullanılabileceğini göstermek amacıyla harekete geçti. BİLGİ Mühendislik ve Doğa Bilimleri Fakültesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yıldız ve İşletme Fakültesi Pazarlama Lisans Programı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Süerdem danışmanlığında yapay zekâ tabanlı bir algoritma geliştiren Oğulcan Gök, bu algoritma yardımıyla 1950’den bu yana “Billboard Top 100” şarkılarını inceledi. Şarkılarda kullanılan kelime ve deyimlerin uğradığı değişimler, insanların en çok nelerden etkilendiği, toplumdaki ruhsal durumların nasıl şekillendiği gibi konular derin öğrenme metoduyla gün yüzüne çıkarıldı.

“KELİMELERİN ALGISI DEĞİŞMİŞ”

Algoritmanın kelimeleri birer vektör haline getirip, anlam olarak birbirine yakın vektörlerin birbirine yakın, olmayanların ise birbirine uzak konumlaması üzerine kurulu olduğunu belirten Oğulcan Gök, projeyle ilgili şu ifadeleri kullandı:

“Word2vec algoritması ile yaptığımız çalışmada gördük ki aynı kelimelerin taşıdığı anlam, toplumun o dönemdeki sosyokültürel duruşuna göre değişebiliyor. Yaşanan gelişmeler ve travmalar, kelimelerin toplumsal algısını ve kullanılış biçimini kökünden değiştiriyor. 70’lerde ‘gay’ kelimesi ‘neşeli insanlar’ olarak görülürken 80’lerde tablo değişmiş. 80’lerde kötü bir anlam taşıyan ‘uyuşturucu’ kelimesi, 90’ların gelip çatmasıyla birlikte ‘gülümseme’ algısı yaratmaya başlamış.”

YAPAY ZEKÂ ÇIĞIR AÇIYOR

Projenin mentorluğunu üstlenen Dr. Öğretim Üyesi Tuğba Yıldız ise yapay zekâ ve derin öğrenme gibi teknolojik gelişmelerin hayatın her alanında insanlara yardımcı olduğunu belirtti.

Dr. Öğr. Üyesi Yıldız, “Biz de tüm bu çalışmaların sosyolojik olarak nasıl değerlendirilebileceğini, toplumsal davranışları nasıl tespit ve kategorize edebileceğini görmek istedik. yürüttüğümüz projede topladığımız şarkı sözleri üzerinden kelime öbeklerinin jenerasyonlar boyunca ne gibi anlam değişikliklerine uğradığını inceledik. Şarkılar bu noktada toplumsal eğilimleri yansıtma niteliğiyle bizim için önemli bir çalışma zemini oluşturdu. Yola çıkarken çalışma sınırımızı dönemin ruhunu en iyi yansıttığına inandığımız hit parçalarla sınırlandırdık. Önümüzdeki dönemde kitap, film ve hatta blog gibi toplumsal etkilerin daha iyi gözlemlenebileceği mecralara da odaklanmak istiyoruz” dedi.

Projeye destek veren BİLGİ İşletme Fakültesi Pazarlama Lisans Programı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Süerdem ise yapay zekânın algoritmaları okuma ve görülmeyecek örüntüleri fark etmede önemli bir yeri olduğunu belirtti. Prof. Dr. Süerdem, “Toplanan verilerin iyi incelenmesi gerekir. Derin öğrenme önümüzdeki dönemde çığır açmaya devam edecek. Önemli olan bu teknolojileri kolaycı bir şekilde kullanmaktan kaçınmak ve yanlış yargılarda bulunmamaktır” dedi.

“PATATES PÜRESİ DANSI”

Projeden yapılan çıkarımlara dair bir örnek veren Prof. Dr. Süerdem, “60’lı yılların şarkılarında geçen ‘potatoes’ kelimesinin, o dönemin şarkılarını diğer dönemlerden ayıran bir özellik olarak gördük. Yaptığımız araştırmada ‘Mashed Potato Dance’, yani patates püresi dansı akımının o yılların popüler kültüründe önemli bir yer tuttuğunu ve birçok şarkıya konu olduğunu gördük. Bu durum, algoritmanın neden o kelimeyi ön plana çıkardığını anlamamıza yardımcı oldu. Bu noktada neden dansa ‘Mashed potato’ adı verildiğini merak ettik. 1950’lerin sonunda laboratuvarda ‘Yukon Gold’ adı verilen, soyulması, kızartılması ve haşlanması kolay bir patates türü geliştirildi. Lisanslanan bu tür, diğer patates türlerinin yerini aldı. Kolaylık ve rahatlığından dolayı Amerikan hayat tarzını temsil eden bir sembol haline geldi. 60’lı yıllar sadece şarkılarda değil, tüm popüler kültürlerde ‘patates yılları’ olarak öne çıktı” dedi.

0
16.08.2019 11:24

Hashtag işaretini 900 yıl önce Bizans'lılar kullanmış

Sosyal medyada çok sık karşımıza çıkan hashtag (octothrope ya da diyez de deniyor) sembolü, 3 yıldır kazıların devam ettiği Çobankale’de karşımıza çıktı. Seramik parçasının dönem olarak 12. yüzyıl geç Bizans eseri olduğu düşünülüyor.
Kazıyı, Mimar Sinan Üniversitesi Rektör Yardımcısı Doç. Dr. Selçuk Seçkin ve 20 kişilik bir ekip yürütüyor. Kazıdan ilk bulgulara da ulaşıldı.Çobankale’deki kazıların Selçuklu, Bizans ve Osmanlı dönemine ışık tutması bekleniyor.

0
15.08.2019 22:17

Malatya'lı orospu Kezban

Bu hikâye Malatya’da geçer. Bu, bir tercüman eşliğinde eğlenmek için geneleve gelen iki Amerikalı coni ile genelevde çalışan Kezban’ın hikayesidir..!

Ah Kezban ah, eli öpülesi Kezban .! Belki de şimdi yaşamıyorsun. Keşke yaşasaydın da görseydin, gerçek orospunun kim olduğunu.. !

Menderes’in Türkiye’yi ‘küçük Amerika’ yapmaya çalıştığı günlerde, yani 1955-1960′lı yıllarda yaşanmış gerçek bir hayat hikâyesidir,

Malatya’nın en canlı sokaklarından biri de, genelev sokağıdır,

Gündüz Cumhuriyet Bayramı kutlanmış. Gece saat 12′ye yaklaştığı sırada içeriye ağızlarında pipo, sarı saçlı, uzun boylu iki kişi ile beraber şık giyinmiş tombul bir adam girdi. Bu iki yabancı, ‘uzman’ sıfatıyla bir dost memleketten getirilmişlerdi,, Bir yıldır yakındaki 15.000 nüfuslu bir Anadolu kasabasındaydılar.

Daha önce Kaymakam kasabada böyle bir şey olamayacağını, arzu ederlerse falanca yerdeki ‘Türk pavyon’una gitmelerini tavsiye etmişti…Bunun üzerine iki genç, tercümanlarını da yanlarına alarak önce Malatya’ya, sonra da faytoncunun rehberliğinde buraya gelmişlerdi…

Yani Malatya genelevi’ne..!

İlk dakikalarda yadırgadıkları bu yer, git gide hoşlarına gitmişti. Akşamdan beri 25 müşteri savmış olan Kezban, gramofona oynak bir plâk koymuş, kırmızı mayosunun içinde dönüp duruyordu… Yabancılar Kezban’ı seyretmeye başladılar. Sonunda Kezban’ı işaret ederek, tercümanlarına bir şeyler dediler…

Tercüman çaça kadın’a :

- Mösyöler bayanı istiyor..!

Tercümanı duyan Kezban adamlara şöyle bir baktı… Sonra :

- Müthiş yorgunum anne. Mazur görsünler..!

Cevap tercüme edilince, yabancılardan uzun boylusu sertleşen sesi ile :

- Ne demek..?

- Böyle yerlerde müşteri reddedilmez ..! diye diklendi…

Kezban hiddetlenerek :

- Yorgunum efendim..!.. Lâftan anlamaz mısınız siz..?

Tercüman :

- Bu mösyölerin kim olduğunu bilmiyorsun galiba ..? Hem bir orospu müşterisinin arzusunu yerine getirmeye mecburdur..!

Kezban :

- Ben orospuyum..! Ama bu mösyöler kim olursa olsunlar, arzularını yerine getirmeyeceğim..!

Diğer kadınlar şaşkın şaşkın ona bakmaktaydılar… Kezban’ı o güne kadar hep para canlısı olarak düşünmüşlerdi..!

Tercüman yediği hakareti hazmedememişti :

- Senin gibilerinin hakkından polis gelir..!

- Buyurun efendim, polis iki adımlık yerde..!

Şişman tercüman hışımla dışarı çıktı. Biraz sonra yaşlıca bir polisle içeri girdi… Ecnebilere karşı daima nazik olmayı, onlara kolaylık göstermeyi vazifesinin mühim bir düsturu sayan polis, Kezban’a :

- Mösyöler seni çiftetelli oynarken bulmuşlar, demek ki yorgunluk bahane, şu halde sebep ne Kezban..?

- Sadece istemiyorum..!

- Fakat vazifeni unutuyorsun. Sonra senin için fena olur..!

Genelevin dilberi Kezban, âdeta deliye döndü :

- Bana hiç bir şey olmaz, polis bey..! Ben gavurlara orospuluk yapmam polis bey .! Beni nihayet buradan başka bir yere sürebilirsiniz,! fakat sürüleceğim yer gene Türk ili değil mi ..?

Herkes susuyor, iki yabancı alık alık bakıyordu… Kezban ise yumruklarını sallayarak söyleniyordu :

- Ben gavur orospusu değilim, polis bey..!

- Ben Türk orospusuyum..!

Diğer kadınlar başlarını önlerine eğmişlerdi… Yaşlı polis ise gözlerindeki ıslaklığı göstermemek için, ağır ağır bahçeye çıkarken Kezban hâlâ bağırıyordu :

- Ben gavurun altına yatmam, polis bey..!

- Ben Türklerin orospusuyum..!

- Gâvurun değil..!

Bu anlatılanlar, kaderin sillesini yemiş vesikalı Kezban’ın , cılız öpülesi elleriyle , ülkemizi işgal eden gâvurlara attığı yaman tokadın hikâyesidir… İşte böyleee … Bir kaç dolar kazanabilmek için, yabancıların önünde eğilen bütün politikacılarımıza…

İş adamlarımıza,,

Bürokratlarımıza,,

Medya mensuplarına,,

Ve “keşke İngilizlerin idaresinde olsaydık ” diyebilen o çok namuslu ( ! ) hanım kızlarımıza,,

Ve ' keşke Yunan galip gelseydi' diyen vatan hainlerine,

Velhâsıl, kadın /erkek bütün vesikasız orospularımıza ithaf olunur ..!

Ve o şişman tercümanın adı neydi biliyor musunuz.. ?

TURGUT ÖZAL ..!

İyi akşamlar, iyi bayramlar dostlar,,
--------------------------------

Kaynak : Doç. Dr. Mehmet KAYA
Ondokuz Mayıs Üniversitesi,,

0